Hoşgeldiniz  

Ölümünün 100.yılı Ömer Seyfettin

sonsaat | 13 Ocak 2020 | Eğitim, Genel, Gündem, Kültür Sanat A- A+

Tuhaf bir kaderi var Ömer Seyfettin’in. Öyküleri mıh gibi kazınmıştır aklımıza. Ben Kaşağı desem siz Diyet dersiniz. Yüksek Ökçeler, Topuz, Pembe İncili Kaftan, Falaka, Perili Köşk, Bomba, Başını Vermeyen Şehit arka arka sıralanır.

Lakin eserlerini ezbere saydığımız bir yazarı layıkıyla tanıdığımız pek söylenebilir mi? Tamam Türk öykücülüğünün en önemli isimlerinden biri olduğunu biliriz ama 36 yaşında öldüğünü, asker kökenli bir edebiyatçı olduğunu, Balkan Savaşları’na katıldığını hatta esir düştüğünü, yeni bir dil yaratmak uğruna verdiği mücadeleyi ne kadar biliyoruz?


Aslında edebiyatta aslolan eserlerle yaşamaksa Ömer Seyfettin bunu ziyadesiyle başarmış bir edebiyatçı. Kaç kuşak onun eserleriyle büyüdü. Ama yazarın kendi hikayesi, eserlerinin gölgesinde kala kala artık onun portresi bile zihinlerde unutulmaya yüz tutmuş durumda.

SAHİ KİMDİ ÖMER SEYFETTİN?

İşte bu yıl bir fırsat var önümüzde. 2020, Ömer Seyfettin’in ölümünün 100. yılı. Eserlerinden ziyade biraz da kendisini yeniden hatırlamak için bir vesile olabilir bu durum. Sahi kimdi Ömer Seyfettin, ne için mücadele etmişti, nasıl bir yaşam sürdü, o unutamadığımız eserlerini hangi şartlarda ve en önemlisi hangi bağlamda yazmıştı?


Ömer Seyfettin’in 1884’te Balıkesir Gönen’de doğduğu, babasının asker olduğu, iyi bir eğitim alması için annesiyle İstanbul’a geldiği, askeri okula gittiği kabaca biyografisinde yazar.

Ama asker olarak Balkan Savaşları’na katıldığı, cephe cephe dövüştüğü, Yanya Kuşatması’nda esir düştüğü, bir yıl esaret hayatı yaşadığı ise yaşam hikayesinin unutulmaya yüz tuttuğu bölümlerdir. Ama işte Ömer Seyfettin’i biraz da Ömer Seyfettin yapan, o yılların politik, toplumsal ve kültürel atmosferi ve onun bu atmosfer içinde gördüklerinden ve yaşadıklarından yola çıkarak ortaya koyduklarıdır.


Türkçü olması, yeni bir dil arayışına girerek Türkçeyi kendine kılavuz edinmesi, öykü anlatımında yalınlığı seçmesi ve olayları öne çıkaran öykü anlayışını benimsemesi; Osmanlı’nın son döneminde yaşananlardan ve onun büyük kırılma yaşanan bir dönemdeki tanıklığından bağımsız düşünülemez.


Hani Ziya Gökalp onun için “Yepyeni bir cereyanın ta başında bir inkılapçı idi. O, bu cereyanın dallanarak genişlemesine, Türkçülük, halka doğruculuk; milli kültür hareketlerinin doğmasına sebep oldu” der ya. İşte Ömer Seyfettin yaşadığı dönemin koşulları içerisindeki mücadelesiyle Gökalp’in bahsettiği milli kültür hareketinin doğmasına neden olmuştur esas olarak.
Oysa biz Ömer Seyfettin’in hikayelerini, onun bu hikayeleri hangi bağlamda ve şartlarda yazdığını bilmeden okuruz. Daha doğrusu onun kitapları bize okutulurken bu durum hep es geçilir. Yani bağlamından koparılır o öyküler. Ayrıca çoğu zaman bir hamaset kültürünün bir parçası olarak da sunulur. Yıllardır da böyle… İşte bu durum eserlerinden yola çıkarak Ömer Seyfettin’e, yaşadıklarına ve onun zihin dünyasına ulaşmamızın önündeki engellerden biridir.

Bir başka nokta da öykülerinin yalınlığı nedeniyle kolay anlaşılabilir ve okunabilir olmasının yarattığı durum. Çocuklar için yazdığı kitaplar olsa da çocuk kitabı yazarı değildir Ömer Seyfettin. Ama yıllarca adeta bir çocuk yazarıymış gibi muamele görür birçok yayınevi tarafından. Şöyle bir düşünün hepimizin Ömer Seyfettin’i çocukken okuması tesadüf mü? Tamam vakti zamanında birileri


küçükken milli şuurumuz oluşsun diye Ömer Seyfettin hikayeleri okutulmasına karar vermiş. Birçok yayınevi bundan dolayı onun kitaplarını sanki çocuk kitabı gibi sunmaya çalışmış (İnanmayan açsın baksın kitap kapağı tasarımlarına). Ama bu ne kadar doğru bir tercih tartışmalı.
Ömer Seyfettin’in birçok hikayesi aslında yetişkinlere yöneliktir. (Ki son yıllarda kimi yayınevleri de bunun altına çizercesine onun külliyatını yayıma hazırlıyor.)

TÜRKÇEYE GÖNÜL VERDİ

Yalın Türkçe kullanımı onun öykülerinin kolay anlaşılmasını sağlasa da öykülerinin duygusu çok güçlüdür. Yetişkin gözüyle Ömer Seyfettin külliyatını tekrar okuyunca ve hangi bağlamda bu hikayelerin yazıldığına bakınca da aslında çok başka bir Ömer Seyfettin portresi çıkar karşımıza. İdealist bir yazar vardır karşımızda. Asker kökenli olmasına rağmen asıl mücadelesini kalemiyle vermiştir. Yazmaya hevesli ve yazıya adanmış bir ömürdür onunkisi…

Döneminin koşulları içerisinde oluşan millici bir bilinçle yazılmıştır hikayeleri. Kah çocukluğundan, kah savaşlardaki tanıklıklarından, kah esaret zamanında yaşadıklarından, kah Anadolu’daki anlatılardan ve efsanelerden yararlanır. Hem Türkçenin gücüne güç katar hem de Türk öykücülüğünün önünü açar…


Erken diyebileceğimiz 36 yaşında ölmesi de ayrı bir trajedidir. Mezarının taşınması ayrı. Yıllar önce Ümit Bayazoğlu yazmıştı onun trajik ölüm hikayesini: “Şeker hastası olmuştu ve daha kötüsü bu maraz hızla ilerliyordu.

Fakat bundan ne kendisinin ne de o devir doktorlarının haberi vardı. Olamazdı da zira o zamanlar diyabet ve insülin dünyada bile bilinmiyordu. Her doktora gittiğinde şekerin yaptığı eklem ağrıları için romatizma tedavisi uyguluyorlar ve çıkarken sıkı sıkı tembihliyorlardı:

“Aman azizim bol bol portakal, madalina ye, üzüm hoşafı iç” diye. Böyle diye diye 23 Şubat 1920’de yazarı bir daha kalkmamak üzere yatağa düşürdüler. Ve Ömer Seyfettin 6 Mart’ta Haydarpaşa Hastanesi’nde ‘Ah Selanik!’ diye inleye inleye son nefesini verdi. Nümayiş gibi kalabalık ve öfkeli bir cemaatin huzurunda cenaze namazı kılındıktan sonra Kuşdili’nde Mahmud Baba haziresinde toprağa verildi.

Cenazesinden bugüne iki hatıra kaldı. Birincisi, Mahmud Baba haziresinin üzerinden yol geçeceği veya araba garajı yapılacağı gerekçesiyle mezarı kaldırılacak ve 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na nakledilecekti. Vefatından 19 yıl sonra kemikleri Asya’dan Avrupa’ya nakledildi.”


Yıllar içinde Ömer Seyfettin’in daha derinlikli keşfedilmesi için birçok iyi niyetli çalışma yapıldığını biliyoruz. Kimi vesilelerle sempozyumlar gerçekleştirildi, kitaplar yayımlandı, dergiler özel sayılar hazırladı.

Aslında Ömer Seyfettin’i yeniden keşfetmek için yeterli çalışmalar var elde. Bunun için belki bu yıl farklı bir gözle Ömer Seyfettin’e bakar ve o eserlerinin gölgesinde kalan hayatını ve zihin dünyasını da keşfedebiliriz.
“Yok bize bizim bildiğimiz Ömer Seyfettin yeter, üstü kalsın” diyorsanız. O zaman Pembe İncili Kaftan’dan gelsin: “İnsan, ne tuhaftır! Kendisi gibi düşünmeyen birini dinleyince, hemen bozulur.”

Yorumunuz
Konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

EN SON HABERLER

© 2019 SON SAAT GAZETESİ Tüm Hakları Saklıdır .
Reklamı Gizle
Reklamı Gizle