logo

UBEYDULLAH-I AHRAR HZ.

MESUT ÇOBAN

MESUT ÇOBAN
mesut.coban@sonsaat.com.tr

İnsanların i’tikâd, ibâdet ve ahlâk husûsunda doğruyu öğrenip yapmalarını sağlayan ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine “Silsile-i âliyye” denilen İslâm âlimlerinin onsekizincisidir. İsmi, Ubeydullah bin Mahmûd bin Şihâbüddîn’dir. 806 (m. 1403)’da Taşkend’de doğdu. 895 (m. 1490) senesinde Semerkand’da vefât etti. Babası, o zamanın büyük âlimlerinden evliyâ bir zât idi. Annesi ise Hazreti Ömer’in soyundandır.

Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri doğduğunda, kırk gün annesini emmemiştir. Annesi nifasdan temizlendikten sonra emmeye başlamıştır. Daha çocuk iken yüzünde öyle bir nûr parlardı ki, görenler hayran kalıp, ona duâ ederlerdi. Dilinden Allahü teâlânın ismi hiç düşmez, devamlı zikir ile meşgûl olurdu. Dedesi Hâce Şihâbüddîn, âlim ve evliyâ bir zât idi. Vefât edeceği sırada, torunlarını son olarak görüp vedalaşmak istedi ve onlarla tek tek vedâlaştı. Torunu Ubeydüllah-i Ahrâr’ı da görmek isteyip, babasına onu getirmesini söyledi. Yanına getirdiklerinde o zaman çok küçüktü. O yanına getirilince, beni yatağımdan kaldırın deyip, yatağı üzerinde oturarak, Ubeydüllah-i Ahrâr’ı kucağına aldı. Sarılarak ağladı ve şöyle dedi: “Benim istediğim çocuk budur. Ben, bunun büyük bir zât olduğu zaman hayatta olmam. Bunun âlemdeki tasarrufunu ve yaptığı hizmetleri göremem. Bu çocuğun şânı âlemi tutacak, İslâmiyete hizmet edecektir. Cihan pâdişâhları bunun emrine itaat edecekler. Bundan zuhur edecek işler, önceki âlimlerden zuhur etmemiştir.” Daha birçok müjdeler verdikten sonra, tekrar bağrına basıp sarılarak, Ubeydüllah-i Ahrâr’ın babası Mahmûd Şâşî’ye; “Benim bu oğlumu iyi gözet, gerektiği gibi yetiştirip terbiye et” diyerek vasıyyet etti.

Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri daha çocuk iken, üstün hâllere kavuşmuş olup, kerâmetleri görülüyordu. Kendisi şöyle anlatmıştır:

“Mektebe gider, gelirdim. Gönlüm dâima Allahü teâlâ ile idi. Bir ân O’nu unutmaz, bir ân O’ndan gâfil olmazdım. Herkesi de kendim gibi sanırdım. Soğuk bir kış günü, kırlık bir yerden geçerken ayağım çamura battı. Kurtulmaya çalışırken ayakkabım düştü. O sırada bana bir gaflet arız oldu. Bu işle uğraşırken, Allahü teâlâyı anmaktan uzaklaştım hissine kapıldım. Karşıda köylü bir genç, çift sürüyordu; “Bak, şu genç bunca eziyyet içinde Allahı düşünüyor da, sen, ayağını çamurdan kurtarmak gibi küçük bir uğraşma yüzünden O’nu nasıl unutursun?” diyerek, hüngür hüngür ağlamaya başladım. Ben o zaman, herkesi kendim gibi her ân Allahü teâlâyı anmaktadır zannediyordum. Bülûğ yaşına erişinceye kadar, Allahü teâlâdan gâfil olanlar bulunduğunu anlayamamıştım. Zannediyordum ki, Allahü teâlâ, herkesi, kendisini düşünmek, hatırlamak, unutmamak için yaratmıştır. Sonradan anladım ki, Allahü teâlâdan gâfil olmamak, yalnız ba’zı kullara mahsûs ilâhi bir inâyet imiş. Ancak riyâzet ve nefs mücadelesiyle elde edilebilir, hattâ ba’zılarınca bununla bile elde edilemez bir keyfiyet imiş.”

Amcasının oğlu Hâce İshâk da şöyle anlatmıştır: “Ben ve öbür çocuklar oyun oynarken, aramıza katılması için ona ne kadar rica etsek, kabûl ettiremezdik. Oynar gibi görünüp, bir kenarda durur ve kendi hâllerinde olurdu.”

Ubeydüllah-i Ahrar hazretleri yirmiiki yaşında iken dayısı Hâce İbrâhim, onu ilim tahsili için Taşkent’den Semerkand’a gönderdi, iki yıl müddetle Mâverâünnehr’deki büyük âlimlerin meclisinde bulunup ilim öğrendi. Yirmidört yaşında Hirat’a gitti. Beş yıl da oradaki büyük âlimlerden ilim öğrendi. Yirmidokuz yaşında iken memleketine döndü.

Tasavvuf ilminde hocası Ya’kûb-i Çerhî hazretleridir. Onun sohbetlerinde kemâle gelip, tasavvufda yükseldi. Vefâtından sonra da hocasının yerine geçti, insanlara rehberlik edip saadete kavuşturdu.

Yine şöyle anlatmıştır: “Bir ara bende öyle bir hâl oldu ki, büyük-küçük, hür-köle, her kiminle karşılaşsam, ayağına kapanır, tam bir kırıklık ve yalvarış ile ondan bana duâ etmesini isterdim.”

İlk zamanlarımda idi. Vâlidemin bir tarlası vardı. Tarladan kalkan bir miktar buğdayı, çölde yaşayan bir Türk ile bana gönderdi. Ben buğdayı anbara koymakla meşgûl iken, buğdayı getiren o Türk, çuvallarını alıp gitmiş. Nereye gittiği ve hangi yoldan gittiği belli değildi. O anda, neden bu garîb ve zavallı kimseden bir duâ almadım diye üzüldüm, içime garîb bir ızdırap çöktü. Buğdayı olduğu gibi bırakıp, koşarak peşine düştüm. Yolun yarısında ona yetiştim. Tevâzu ile yalvararak, bana duâ etmesini istedim; “Beni gönlünüze alın! Hâlime bir inâyet nazarı ile bakın. Belki duânız ve himmetiniz bereketiyle Allahü teâlâ beni bağışlar, merhamet eder de yolum açılır” dedim. O Türk, hayret ederek bana; “Zannediyorum ki, Türk şeyhlerinin söyledikleri;

Her kimi görsen Hızır bil, Her geceyi kadir bil.”

sözüne göre hareket ediyorsun, ama ben çölde yaşayan bir Türk’üm ki, elimi yüzümü yıkamayı bile lâyıkı ile bilmem. Senin istediğin şeyden ben haberdâr değilim. O bende yoktur.” dedi. Sonra “Benim yalvarışıma bakıp, öyle bir teessüre kapıldı ve ellerini kaldırıp benim için öyle bir duâ etti ki, duâsının te’sîri ile o ânda bâtınımda, kalbimde fetihler, açılmalar hasıl olduğunu gördüm.”

Semerkand’ın meşhûr âlimlerinden Hâce Fadlullah Ebü’l-Leysî şöyle demiştir: “Biz Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerinin kemâlini, üstünlüğünü anlayamayız. Şu kadar biliriz ki, zâhirî ilimleri çok az okumuş. Böyleyken, Beydâvî tefsîrinden bize öyle suâller sordu ki, cevâbında âciz kaldık.”

Ubeydüllah-i Ahrâr, zâhirî ilimlerde âlim olan Mevlânâ Ali Tûsî’ye; “Sizin yanınızda bizim konuşmamız edeben hatâ olur. Siz söyleyin, biz dinliyelim.” Bu söz üzerine Mevlânâ Ali Tûsî, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerine şöyle dedi: “Feyz kaynağından söz gelen bir huzûrda, asıl bizim söz söylememiz edebsizliktir!”

Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, ilk zamanlarında Taşkend’den Semerkand’a ve Buhârâ’ya gitti. Buralarda ve diğer yerlerde Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretlerinin talebelerinin büyüklerinden bir kısmıyla ve onların da meşhûr talebelerinden bir kısmıyla görüşüp, sohbetlerinde bulundu. Hâcegân yolunun diğer tabakasının büyüklerinden pekçok zâtla da görüşüp, sohbet etti. Horasan’a gitmeden önce, Seyyid Kâsım Tebrîzî hazretlerinin sohbetinde bulundu. Horasan’a gittikten sonra, bir defa daha Seyyid Kâsım Tebrîzî’nin sohbetine gitti. Bundan başka Hire’de bulunan evliyâ ve meşhûr zâtların da sohbetlerinde bulundu.

Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, hocalarından Seyyid Kâsım Tebrîzî’nin (kuddise sirruh) sohbetinde bulunmasını şöyle anlatmıştır: “Ömrümde, Seyyid Kâsım Tebrîzî’den (kuddise sirruh) büyük zât görmedim. Zamanın şeyhlerinden hangisine gitsem, bana bir nisbet hâsıl oluyordu. Fakat bu nisbetler bir müddet sonra geçiyordu. Seyyid Kâsım Tebrîzî’nin sohbetlerinde öyle bir te’sîr ve keyfiyet hâsıl oldu ki, elden bırakmak mümkün değildi. Huzûruna her gidişimde görürdüm ki; bütün kâinat, dâirenin merkezi misâli onun etrâfında dönüyor ve onda yokluğa kavuşuyordu. Seyyid Kâsım Tebrîzî, Hâce Behâeddîn Nakşibend hazretlerinin sohbetinde bulunmuş ve nisbetlerini o yoldan almış. Anlaşıldığına göre, “Hâcegân” yolunda idi. Bir kapıcısı vardı. Kimse ondan izinsiz huzûruna giremezdi. Kapıcıya şöyle tenbîh etmişti: “Buraya ne zaman Türkistanlı bir genç gelirse, ona mâni olma! Bırak istediği zaman benim yanıma girsin.” Her gün kapısına varırdım, izin verilmiş olduğu hâlde huzûruna iki-üç günde bir girerdim. Talebeleri, bana izin verildiği hâlde huzûrlarına niçin hergün çıkmadığıma hayret ederlerdi. Seyyid Kâsım hazretlerinin sohbetleri çok tatlı ve o kadar lezzetli idi ki, gelenler ayrılmak istemezdi. Sohbetin dağılma zamanı gelince talebelerine bir işâret verir, dağılmalarını bildirirdi. Beni hiçbir vakit huzûrundan kaldırmamıştı. Yakınlarına “Bâbu” diye hitâb ederdi. Bana; “Bâbu senin adın nedir?” diye sordu. Ubeydullah dedim, “İsminin ma’nâsını gerçekleştir” buyurdu.

Ubeydüllah-i Ahrâr’ın sohbetinde bulunduğu zâtlardan biri de, Behâeddîn Ömer hazretleridir. Bu hocası hakkında buyurdu ki: “Bana Horasan şeyhlerinden Behâeddîn Ömer’in tavırları gayet hoş gelirdi. Ekseriyetle oturup sohbet ederler, gelenlerin hâline münâsib muâmele eder, hiçbir sûretle kendini halktan üstün tutmazdı.”

Ubeydüllah-i Ahrâr, dört sene bu hocasının yanında kalıp, sohbetlerine devam etti. Bundan sonra, en başta gelen hocası Ya’kûb-i Çerhî hazretlerine talebe oldu ve onun sohbetinde kemâle ulaştı. Bu hocası ile tanışmasını şöyle anlatmıştır: “Hire’ye gittiğim zaman, güzel yüzlü ve hoş kılıklı bir tüccâr ile tanıştım. Hâcegân yolunda olduğu anlaşılıyordu. Bu nisbeti kimden aldığını sordum. Ya’kûb-i Çerhî’den aldığını söyledi. Bana Ya’kûb-i Çerhî’nin büyüklüğünü ve üstün hâllerini anlattı. Bunun üzerine ya’kûb-i Çerhî’nin sohbetine kavuşmak için, ikâmet ettiği yer olan Helfetû’ya gitmek üzere yola çıktım. Çiganiyân’a varınca hastalandım. Yirmi gün orada kaldım. Bu sırada Ya’kûb-i Çerhî hakkında menfî sözler işittim. Seyahatime devam edip etmeme husûsunda tereddüde düştüm. Fakat bu kadar yol aldıktan sonra, geri dönülmeyeceğim düşünerek yola devam ettim. Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin huzûruna kavuşunca, bana büyük iltifât gösterdi. Bundan sonra bir başka gün tekrar ziyâretine gittiğimde, bu sefer sert ve haşmetli davrandı. Bunun sebebini; yolda iken aleyhinde bulunanların sözlerine bakarak huzûruna gidip gitmemek husûsunda tereddüde düşmüş olmamdan dolayıdır, diye düşündüm. Aradan bir saat geçmeden, bana tekrar çok lütuf ve iltifâtta bulundu. Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretleri ile buluşmasını, sohbetine kavuşmasını ve münâsebetlerini anlattı. Sonra bana elini uzatıp; “Gel bî’ateyle” buyurdu. O anda yüzüne baktım yüzünde cüzzam lekesine benzer bir beyazlık gördüm. Bu sebeble hemen bî’at edemedim. Bunu anlayıp, hemen elini geri çekti. Baktım, yüzü birden bire değişip, öyle güzel bir hâl aldı ki simasının güzelliğine hayran kaldım. Kalbimde hâsıl olan muhabbet sebebiyle, kucaklayıp sarılmamak için kendimi zor tuttum. Bu defa elini yeniden uzatıp; “Şâh-ı Nakşibend Behâeddîn Buhârî hazretleri bu elleri tutup; senin elin, benim elimdir. Her kim senin elini tutarsa, benim elimi tutmuş olur” buyurdu. Sonra sesini yükselterek; “Bu el, Behâeddîn Buhârî’nin elidir, tutun!” buyurdu. Hemen mübârek ellerini tuttum. Bana, vukûf-u adedi. (tek sayı) üzere nefy ve isbât (La ilahe illallah) zikrini ta’lim etti. Sonra: “Bize hocamızdan gelen usûl budur. Eğer siz, talibleri cezbe yoluyla terbiye etmek isterseniz, edebilirsiniz” buyurdu.

Ubeydüllah-i Ahrâr, Ya’kûb-i Çerhî hazretlerinin sohbetinde üç ay kaldı. Ondan feyz alıp, tasavvuf hâllerinde yükseldi. Ondan icâzet aldı. İnsanları irşâd etmek (yetiştirmek) üzere vedâlaşıp ayrılırken, hocası ona, rabıta şartını anlattı ve: “Bu yolu ta’lim ederken dehşet hissi vermemeye dikkat et. Emaneti isteklilere ve isti’dâthlara ulaştır” buyurdu.

Ya’kûb-i Çerhî, talebesi Ubeydül-i lah-i Ahrâr hakkında şöyle buyurmuştur: “Bir talebe, bir büyüğün huzûruna gelince Hâce Ubeydullah gibi gelmelidir. Kandili takmış, fitili ve yağını hazırlamış, onun yanması için sâdece bir ateş tutmak gerekecek.” Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri yirmidokuz yaşında iken, ilim tahsilini tamamlayıp, tasavvufda yüksek derecelere kavuşmuştur. Yirmidokuz yaşınaan sonra memleketine dönüp, helâl kazanmak için zirâatle ve insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl olmaya başladı. Kısa zamanda mahsûlleri o kadar bereketli oldu ki, idâresi için vekîl ta’yin etti. 1300’den fazla çiftliği vardı. Herbirinde üçbin amele çalışırdı. Allahü teâlâ onun mahsûlüne öyle bir bereket verdi ki, her sene sekizyüzbin batman zâhire uşr verirdi. Anbarlarına konulan mahsûl, her çıkardıklarında, koyduklarından fazla geliyordu. Bu hâli görenler, Ubeydüllah-i Ahrâr hazretlerine hayrân kalıp, daha çok bağlanıyorlardı. Kendisi bu husûsta; “Bizim malımız, fakirler içindir. Bunca malın hassası işte bu noktadadır” buyurmuştur.

 

Share
#

SENDE YORUM YAZ

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Dünyanın Hazinesi Yellen’e teslim

    30 Kasım 2020 Köşe Yazıları

    Dünya dönmeye devam ettiği gibi değişmeye de devam ediyor ABD'nin 46. Başkanı seçilen Joe Biden, kabinesinin ilk isimlerini açıklamaya başlanmasyla birlikte  ABD Merkez Bankası'nın (Fed) eski başkanı Janet Yellen, yeni kabinede hazine bakanlığı kesinlikle kazandı gibi. Bu atamanın resmileşmesiyle  Yellen, bakanlığının 231 yıllık tarihinde bu göreve gelen ilk kadın olacak. Tecrübeli bir ekonomist ve  istihdam piyasası konusunda uzman olan Yellen, 2014'te de Fed'in ilk kadın başkanı olmuştu. 74 yaşındaki Yellen'ın  gelmesiyle  bakanlı...
  • ANNELİKTEN ÖĞRETMENLİĞE

    29 Kasım 2020 Köşe Yazıları

    Pandemi süresince çocukların okullarına gidememeleri ve ailelerinin kontrolünde internetten eğitim almaları genellikle tüm anneleri kendi çocuklarının öğretmeni yaptı. Başta aksamalar olmasına rağmen artık ailelerde bu sisteme alıştılar. Bir öğretmen olarak bu işe olumlu yönden bakıyorum. Öncelikle aileler öğretmenlerin çocukları eğitmek için ne büyük bir çaba gösterdiklerini anlamış olduklarını umuyorum. Bazı velilerin ilkokula giden çocuklarını okula gönderdiklerinde hiç eğitim kaygısı taşımadıklarına şahit oluyorduk. Onlar için okul...
  • DÖRT SİGARAYA DÖRT KİBRİT

    29 Kasım 2020 Köşe Yazıları

    Bugün tasarruf etmenin  öneminden dilimiz döndüğünce, aklımız yettiğince ,bahsedeceğim. Hep söyleriz tasarruf  yap savurma gelecek te tüyü bitmemiş  insanlara  lazım olur deriz. Ama hiçbirimizde bu konuda  yeterli tedbir göremeyiz.İmkanımız varsa kendimizi bu işten muaf tutarız.Benim İmkanım var kazancımda iyi, kimseye muhtaç değilim, kimin yoksa onlar yapsınlar  der  geçeriz. Yaşadığımız Dünya’da ihiyacımız  olan hava ,su,gıda evde kullandığımız doğalgaz, elektrik,sağlık malzemesi, giyim kuşam malzemesi hepimizin, gelecek nesillerimizin  or...
  • FİLLER TEPİŞİRKEN ETRAFINA BAKAR

    28 Kasım 2020 Köşe Yazıları

    Türkiye zor bir süreçten geçiyor;Rus’tan vazgeçsen olmuyor,ABD’den vazgeçsen olmuyor,AB’den uzaklaşsan yine olmuyor. İngiltere’yi hiçe sayamazsın,İsrael’den vazgeçemezsin… Popülist politika iç dinamiği sağlamakta yararlı olabilir belki ancak dış politikanın gerçekleri farklıdır.İçerde İsrael düşmanlığını pompalayıp seçim kazanabilirsin ama seçimden sonra stratejik anlaşmalarını da yaparsın. Halk buna çok dikkat etmez , o liderine bakar.Devlet ise dengelere ve eksen kaymalarına göre hesap yapar. Aslında Türkiye’nin ekseni kaymamış,ka...