09 Mart 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı 10.222.994 kişiye ulaştı.

a İkindi Vakti 16:34
İstanbul 10°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
ADEM ÖZKÜÇÜK

ADEM ÖZKÜÇÜK

08 Mart 2021 Pazartesi

Gece

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gece kapkara yüzüyle çöktü yine aydan aydınlık günün üstüne. Karanlığın koynuna düşmüş bir ateş parçasıyım. Kendimi yakıp etrafı aydınlatıyorum.

Dağlar, kayalar, kapkara orman sessizlik yemini etmiş gibi çıt yok yine. Soğuktan mı yoksa ürktüm mü bu hissiyat niye.

Etraf zifiri karanlık, vicdanımdan başka ses duyulmuyor etrafta. Pişmanlıklarıma çektiğim ahlar yankılanıyor karanlıkta.

Dağların heybetinde yok olmuş küçüldükçe kaybolmuşum. Sanki dağı sırtlanmış omuzlarım. Taşıyamaz olmuş, bedenim dünya yükünü.

Umudum var, karanlıklar elbet çıkar aydınlığa. Lakin gecenin lanet kasveti çöktü yine. Nefesimin sesi bile ürkütüyor bedenimi.

Tüylerim diken olmuş canıma batıyor. Güvendiğim dağlara kar yağdığından beri, dağlar üşütür beni. Uzaklardan gelen motor seslerine sığınıyor yapayalnız bahtım. Yalnızlık duvarlarını yıkıyor rüzgarın şarkısı.

Yıldızlar bile küskün sanki bugün. Hepsi buluttan yorganlarını tepelerine çekmiş. Belli ki onlar da üşüyor. Onların da tadı yok bugün.

Gece, karanlık yüzüyle çöküyor tüm benliğimle. İçimdeki yalnızlık şarkısına eşlik ediyorum. Sigaramın dumanı alıp götürüyor kahırlarımı.

Bırakmışım yorgun bedenimi gecenin koynuna. Boşvermişim herşeyi. Salmışım hayatımı suyun akışına. Korkutmuyor geceler artık. Gecenin koynunda kalmış, geceyi dost bellemişim. Dostun gerçek yüzünü bir karanlık gecede çözmüşüm.

Devamını Oku

ADALET – LİYAKAT – EŞİTLİK

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Adalet, bu coğrafyanın en büyük problemlerinden biri olmuştur hep. Geçmişten günümüze adalet çığlıkları maalesef hiç bitmemiştir.

Adaletsizliğin en büyük kaynağı Liyakatsizliktir. Herhangi bir kurumda liyakat olmadığı zaman oradan adalet beklemek mümkün değildir.

Osmanlı`nın yıkılışından tutun da bugüne kadar süregelen ülkemizdeki bir çok sorunun temel kaynağı bu üç kavramdır.

Bu kavramların babası ise adalettir. Zira bir insanın hak arama mücadelesinde en önemli kurum mahkemelerdir. Adil bir mahkeme devlete güven halka huzur verir. Adaletsiz bir mahkeme mazlumun hakkını gasp edenlerin kılıcı olur. Mazluma zulüm, zalime cesaret verir.

Adalet, bağımsız ve tarafsız olursa işlevini yerine getirir ve toplumsal sorunlara ilaç olur. Ama maalesef adalet mekanizmasının karnesi hiç parlak olmamıştır. Yargı siyasetin gölgesinde varlığını sürdürmeyi adalet sanmıştır.  Siyasetin serin gölgesinden çıkıp halkın canını yakan kavurucu cehennem sıcağına benzer güneşi göğüslemeye pek cesaret edememiştir.

Liyakat ise adaletin oluşumuna ve toplumun refahına katkı sağlayacak mühim meselelerin başında gelir. Liyakatli bireylerden oluşan toplum, adaletin sağlanmasında büyük önem taşır.

Tüm devletlerin şahlanışında olduğu gibi yıkılışında liyakatin  önemi büyüktür. Koçi Bey, Osmanlı’nın çöküş dönemlerinde padişahlara sunduğu risalelerinde adalet ve liyakate geniş yer vermiş, devletin önemli makamlarına getirilen kişilerin torpille yükselmesine isyan etmiştir.

Liyakatsiz kişilerin iş başına getirilmesi devletin kendi bünyesine zarardır. Devlet, liyakatsiz kişilerin iş bilmezliğiyle yönetilirken, çağdaşlaşma yerine gittikçe çağa ayak uyduramayan geri kalmış bir ülkeye dönüşür. Buna rağmen liyakatsiz kişilere hiç bir şey olmaz. Onlar ceplerini doldururken kendi ikballerini memleketin istikbalinden önde tutar ve torunlarının geleceğini dahi garantilemiş olur. Nitekim Osmanlı’nın son demlerinde alim kişilerin çocukları, Beşik Ulemalığı  denen bir uygulamayla, kendi ikballerini devletin batışına rağmen sürdürmüşlerdir.

Bugün de durum çok farklı değildir. Hiç bir yeteneği olmayan kişiler siyasi akrabaları sayesinde en tepelerde, en güzel makamlarda hiç bir liyakat şartı aranmaksızın yerleşebiliyor. Öyle ki işe göre eleman değil ; elemana göre ilanlar vererek bu kişileri rakipsiz kılıp ayrımcılığın, adam kayırmanın, torpilin dibini sıyırıyorlar. Tüm başarılarına rağmen sınavda başarılı olan gençler, mülakatlarda elenip işsiz kalıyor ve ekmeğinden oluyor.

Torpilin yaygın olduğu toplumlarda liyakat son derece önemsizdir. Maalesef Doğu toplumlarının genel özelliği kendisi için her şeyi mübah gören bir anlayışa sahip olmasıdır. Bu gün en dindarımız bile torpilin günah olduğunu bilmesine rağmen ilk başvurduğu iş için torpil aramaktır. Üstelik bu durumu savunan mütedeyyin insanlar torpilin kul hakkı olduğunu, başkalarının hakkını gasp ettiğini bildiği halde kendi işine öyle geldiği için kafasını deve kuşu misali kuma gömmeyi tercih ediyor.  

Maalesef hak, hukuk, adalet, eşitlik gibi kavramlardan herkes muzdarip olmakla birlikte kendi mahallesi dışındaki haksızlık ve hukuksuzluklara kulaklarını tıkıyor. Hal böyle olunca insanlar kamplara bölünüyor ve kendi mahallesindeki kişiler için torpil yapmak mücadelenin ön şartı olarak kabul ediliyor. Böylece günah olan bir kavram kutsal bir mücadelenin yöntemlerinden sayılan absürt bir duruma dönüşüyor. Örneğin seneler evvel bir arkadaşımın ağabeyi İstanbul’da bir belediyeye özel güvenlik için başvurmuş, mülakatta Kuran`dan bir aşir okuması istenmiş okuyamayınca da işe alınmamıştı. Mülakatı yapan bizzat belediye başkanı. Şimdi bu adam dindar sanıyor kendisini. Oysa dine en büyük zararı veren zihniyetin ta kendisidir.

Liyakati sağlamanın tek yolu, devlete alımlarda kişilerin inisiyatifine bırakılmayacak bir  mekanizmanın kurulmasıyla mümkün olabilir. Özellikle hemen her alımda neyi ölçtüğü belli olmayan, torpilliyi ayırt etmeye yarayan mülakat sistemi ortadan kaldırılmalı adil bir yazılı sınav şartı getirilmelidir.

Herkesin doğuştan gelen insan olmayla özdeşleşen temel haklarından bir diğeri de eşitliktir. Eşitlik sadece komünistlerin savunduğu ideolojik bir kavram değildir. Kendi Anayasamıza göre her vatandaş eşittir. Aslında Anayasa demese bile insan yaradılışta eşit yaratılmıştır. Bu sebeple kimse kimseden üstün değildir. Hiç bir kişi ya da zümre devletin kurumları önünde eşitlikten müstesna değildir.

Eşitlik ille de herkese eşit haklar verilsin demek değildir. Ama eşit şartlar ve imkanların sağlanmasıdır. Bir zenginle, fakir kimsenin yaşam tarzı farklı olabilir ama eğitimden adalete bu kişilerin elde ettiği imtiyazlar görünmez bir kast sistemi oluşturuyorsa burada bir sıkıntı var demektir. Cumhuriyetin diğer otoriter rejimlerden ayrılan en büyük özelliği en alttaki bir çobanın bile azimle çalışarak en üst mevkilere gelebilmesidir. Ancak yönetim şekli tek başına bir ülkeyi eşit ve adil yapamaz. Demokratik bir toplum olabilmenin yolu sürekli özgürlük ve demokratik adımlar atmasıyla mümkündür. Otoriter yönetimlerde ise kendi mahallesinden olan insanlar dışındakiler, yaşam hakkına dahi layık görülmeyen tahammül edilemeyen bir güruhtur. Bu toplumlarda gariban insanlar hiç bir zaman eşit şartlarda yarışmadığı bir mücadele içinde debelenip dururken, imkanları sınırsız olan kişiler kendilerine sunulan devlet imkanlarını kolayca elde edip fütursuzca bu imkanları alttaki insanların gözlerine sokabilirler. Bizde de çok eşitlikçi bir yapı olduğu söylenemez. Örneğin üniversite sınavları için köy okulunda okuyan bir çocukla özel kolejlerde okuyan çocuğun şartları aynı mıdır ki aynı sınava tabi tutulur. İmkanları kısıtlı olana pozitif ayrımcılık yapması gereken sistemimiz parası olana biraz daha fazla imkan sunarak bu sınavlardan başarısız olanlara özel üniversite yoluyla bir eşitsizliğin daha kapısını ardına kadar açmaktadır. Barajı geçmeyi bile başaramayan bu gençler, paranın gücüyle özel üniversitede hukuk, siyaset, kamu yönetimi gibi alanlarda okuyup yine sistemin kendine verdiği güçle geride kaldığı yarışı önde bitirebiliyor.

Bir toplumun gelişmişliğini ne kaldırım taşlarının kalınlığı ne de yolların güzelliğiyle anlarsınız. Bir toplumdaki insanlar bir haksızlığa uğradığında ülkenin adalet sistemine güvenip hakkını alacağına kesin inanıyorsa, ülkeyi yönetenlerin gerçekten liyakatli ehil kişiler olup atamalarda torpil yerine liyakata yer verdiğine inanıyorsa, her kamu kurumunda her anlamda eşit saygı gördüğünü söyleyebiliyorsa o devlet gerçekten gelişmiştir.

 

 

 

Devamını Oku

Toplumsal Gelişimin Demokrasiye Katkısı

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan, toplumsal bir varlık olduğu için daima toplu halde yaşamıştır. İster göçebe ister yerleşik olsun toplumun can ve mal güvenliği için belirli kurallara uyması zorunlu olmuştur.

İlk yöneticiler maddi ve özellikle fiziki gücü elinde bulunduran kişilerdi. Bu sebeple onların her dediği kanun kabul ediliyordu.

Zamanla yöneticiler güçlerini pekiştirmek için dini de kullanmayı ihmal etmedi. Din ve siyaset ilişkisi gittikçe girift bir hal aldı. Yöneticiler Tanrı’nın görevlendirdiği kişiler olarak algılandı. Toplum, yöneticilerin yanlışlarına itiraz ederse Tanrı’ya itiraz etmiş olacaktı.

Bir çok kral veya padişah bu gücü pekiştirmek için kendisine tabi din adamları atadı. Din adamları siyasetin gölgesinde dinin değil; kralın (padişahın) emirlerini halka sundu. Halk bunlara karşı gelirse Tanrı’ya karşı gelmiş ve dinden çıkmış olacaktı. Böylece Tanrı-Krallar ortaya çıktı. Firavunlar, Nemrudlar en temel hak olan yaşam hakkını bile gasp edebiliyordu.

Ancak zamanla burjuva sınıfının artması ve zengin tüccarların ortaya çıkması din-siyaset tekelini ortadan kaldırdı. Yeni ayrıcalıklı bir zenginler zümresi oluştu.

Özellikle Reform ve Rönesans hareketlerinin din tüccarlarının foyasını ortaya koyması kilisenin etkisini kırdı. Gelirleri azalan Kilisenin günah çıkarma ve cennetten tapu adına Endülüjans Belgesi yayınlamaya başlaması din tüccarlığının boyutlarını ortaya koymaktadır. Martin Luther tarafından senetlerin yakılması ve dinin papazların tekelinde olmadığını söylemesiyle  din tüccarlığı büyük darbe aldı. Krallar da en büyük desteğini kaybedince normal bir insan olabilme hüviyetine kavuşarak eski itibar ve ihtişamlarını kaybetti.

Krallıkların zayıflaması prenslikleri harekete geçirdi. Her prens yanlarına zengin burjuva sınıfını alarak kendi bölgesinde egemenliklerini ilan edince kralların dini yetkilerinden sonra siyasi yetkileri de darbe aldı.

Sanayi devrimiyle burjuva sınıfı olarak kabul edilen sınıfa karşı işçi ve köylü sınıfı oluştu. Bugünkü demokratikleşme süreçlerinde Martin Luther kadar bu sınıfın da katkısı vardır. Zengin Lejyonerlere ve burjuva ya karşı sıradan şehirli insanların hak arama mücadelesi demokrasi çağını hızlandırdı. İlk defa gerçek anlamda güce, itibara ve paraya bağlı olmayan bir hak arama mücadelesi başlamış oldu.

İşçilerin mesai saatleri, iş yükleri, mali ve hukiki hakları sendikalaşma gibi demokrasinin en temel kurumsal örgütlerinin temelini oluşturdu.

Rönesansla başlayan sanat alanındaki gelişmeler ile basın sektörünün yaygınlaşması, özgürlükler konusunda sıradan insanları krallara ve diğer ayrıcalıklı zümrelere karşı koruyan bir kalkan oldu.

Fransız Devrimi ile insanlar, Devlet benim, ben devletim diyen kralların gerçekte sadece bir yönetici olduğu fikrini benimsedi. Kendilerinin ise devletin malı değil, devleti meydana getiren asli unsur olduğu fikrini kavramaya başladı. Böylece en temel yaşam hakkından, seçme ve seçilme hakkına, insan haklarından hayvan ve çevresel haklara kadar uzanan geniş bir bilincin ilk fitilini ateşlediler.

Bugün insanlar, yöneticilerin Tanrı tarafından gönderilmediğini, devletin kutsal bir varlık olmadığını bilmektedir. Yöneticilerin, halkın kendisine geçici süreyle verdiği yetkiyi kullanan kendileri gibi sıradan ve eşit kişiler olduğunu anlamıştır.

Asırlar boyunca kazanılmış olan demokratik kazanımların daha da ilerlemesini sağlamak tek tek bireylere sonra topluma hatta tüm dünyaya düşen büyük bir sorumluluktur.

Kazanılmış hakların ilerlemesi ise bilinçli insanların çoğalmasıyla mümkündür. Eğitim seviyesi arttıkça insanların ihtiyaçlar hiyerarşisi yer değiştirecek ve insan, sadece piramidin en altında kendisine lutfedilen İlkel hakları değil; en tepedeki haklar için de mücadele verecektir.

Devamını Oku

Adaletin Ölümü

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kaf dağının ardında yemyeşil bir vadinin kenarında küçük ve şirin bir kasabada yaşayan bir kızdı Adalet. Altın sarısı saçları, deniz mavisi gözleriyle perileri kıskandıracak güzellikteydi. Kır çiçeklerinin ortasında uçsuz bucaksız yeşil denizin ortasında çiçeklerin en güzeliydi.

Çiçek tarlalarında gezerken hafif hafif esen meltemin  saçlarını taradığı bir gün ormanda gezen avcının dikkatini çekti. Elinde çiftesi, belinde fişekten kemeri, kirli sakalı ve ceberrut bir yüzü vardı avcının. Kelebekler gibi özgür ve narin Adaletin letafeti başını döndürdü. Avcı, kızı görür görmez ona sahip olmak istedi.

Ormandan aşağıya vadinin ağzına kadar indi. Mısır tarlasının içinde sıska vücudunu fark etmek imkansızdı. Adalet, mısır tarlasının yanında gölgelenmek, bir yandan da kendisine kırlarda topladığı papatyalardan taç yapmak istemişti. Avcı  hain planını devreye soktu ve arkadan usulca yaklaştı, birden zavallı kızın ağzını kapadı ve sakın sesini çıkarma öldürürüm seni dedi. Zavallı kız korkudan eli ayağı titredi ve sesi boğazına düğümlendi.

Yüzü o kadar korkunçtu ki Adalet, korkudan hiçbir şey yapamadı. Onun hayvani isteklerine karşı koyamadı. Avcı, pis bedeniyle Adaletin ırzına geçti.

Altın sarısı saçları kıymet bilmez sarrafın elinde darmadağın olan mücevher gibi harap olmuştu. Üstü başı perişan halde mısır dallarına yaslanıp usulca ağlamaya başladı.

Avcı, hiç pişmanlık belirtisi göstermeden sigarasını yaktı ve derin bir nefes aldı. Merak etme seni bu halde bırakmayacağım, evimin kadını yapacağım dedi pis pis sırıtarak. Sanki o hale getiren kendisi değilmiş gibi.

Adalet, eve geldiğinde utana sıkıla durumu annesine anlattı. Annesi de babasına… Ana baba gariban insanlardı. Küçücük bir kasabada yaşıyorlardı. Olayın duyulmasını istemediler önce. Ancak Adaletin ısrarı üzerine  karakola gidip şikayetçi oldular. Avcı, çok zengin, çevrede iyi tanınan, itibarlı (!) birisiydi. Karakola gittiğinde ayakta bekletilen Adalet ve ailesinin aksine ayakta karşılanmış hatta içeride kahve ısmarlanmıştı kendisine.

Adalet, o an ters bir şeyler olduğunu anlamıştı. Adalet denen şeyin mağdurun, mazlumun hakkını zalime karşı kimliğine bakmadan korumak olduğunu en büyük gücün adaletin keskin kılıcı ve şaşmaz terazisi olduğunu öğrenmişti oysa. Zaten babası adil bir insan olsun, kendi uğradığı haksızlıklara bir sitem ve geleceğe dair bir umut olsun diye koymuştu adını. Gel gör ki hayatının baharında bir genç adaletsizliğin nelere yol açabileceğini çok acı şekilde tecrübe edecekti…

…Az sonra komutan babasını çağırdı odasına. Komutan, kızın durumunun kasabada duyulmasının aile için hiç iyi olmayacağından bu sebeple olayı duyulmadan örtbas edilmesini telkin etti. Aile kasaba halkının ne kadar dedikoducu ve ahlaksız olduğunu biliyordu. Kimse avcıyı suçlamayacaktı. Herkes dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek it yanaşmaz diyecekti. Bu da yetmez gibi kızın namusuna göz dikecek bir sürü köpek dadanacaktı. Zavallı adam mecburen kızıyla avcının evlenmesi şartıyla şikayetten vazgeçti. Zavallı Adalet de gariban ana babasının bu zengin ve kaba adamla mücadele edecek gücü olmadığını anlamış ve durumu kabullenmek zorunda kalmıştı.

Avcı, kızın babasına başlık parası olarak büyük bir arazi ve çil çil altınlar vermiş, komutanı da görmeyi ihmal etmemişti. Karşılığında da Adaleti satın almıştı. Zavallı kız celladına aşık olmasa da mecburen boyun eğmişti kaderine.

O gün anlamıştı gariban için adalet diye bir şey olmadığını. Adaletin, güçlülerin malını ve canını korumak için işleyen bir çark olduğunu ve zavallı insanların bu çarkların dişlileri altında ezildiğini.

Artık Adalet, ruhunu meltemlerin saçlarını taradığı genç ve güzel kız değildi. Ruhunu hoyrat rüzgara teslim etmiş, bedenini zalim avcının esiri etmiş gözleri bağlı bir zavallıdan ibaretti. Adalet ölmüştü aslında…

Bu masum peri kızının ölümüne sebep olan aslında zalim Avcı değildi. Onu öldüren aslında adaletin bozuk terazisi ve ahalinin ahlaksızlığıydı.

Devamını Oku

DOKSANLAR

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Henüz milenyum  çağının hızına ayak uydurmak zorunda kalmayan, zamanın yavaş aktığı bereketli yıllardı doksanlar. Ne seksenlerin ideolojik çatışmaları ne de günümüzün fazla umarsızlığına  benzerdi o yıllar.

Çocukların evlere hapsedilmediği gönlünce oyun oynadıkları zamanlardı. Misket, yakan top, ip atlama, körebe, uzun eşek, saklambaçlı yıllar. Çamurdan robotlarımız, tahtadan kılıcımız, telden arabalarımız vardı. Taştan  beştaş yapar hazine gibi toprağa gömerdik. Rengarenk misketimiz olurdu. Çelik çomak, topaç, taş vurmaca oynardık.  Sokaklara sığmaz koşardı dağ bayır minik bedenlerimiz. Sokakta oynanan son yıllardı doksanlar.

Solo testler yapardık en zeki kim diye. Henüz dijital oyunlar bizi esir almamıştı ama yavaş yavaş dünyamıza da girivermişti. Tetris diye bir fenomeni kimse unutmaz. Parası olanla olmayanın en belirgin farkıydı bu oyuncak. Dijital dünyanın ilk portatif versiyonlarındandı kendisi.

Bayramlar bambaşka olurdu o zamanlar. Heyecanın doruk zirvesiydi arefe günleri. Bayram banyosu yapılır mis gibi kokularla hazır şekilde heyecanla beklenirdi. Bayram demek yepis yeni bir elbise, belki gıp gıcır ayakkabı demekti. Büyüklerin öpülesi ellerinde şeker tadıyla geçerdi o yıllar. Bayram namazına gitmeden bayram olmazdı. Çocuklar erkenden kalkıp babalarıyla namaza giderdi. Gelen misafirler önce kolonyanın genizleri yakan kokusuyla kendine gelirdi. İkramlık tatlılarla mideler bayram ederken çoluk çocuk tüm akraba hasret giderirdi.

Okullar, sadece bir mektep değildi. Mavi önlük ve beyaz yakanın herkesi eşitlediği, zengin fakir farkının bilinmediği yıllardı. Fasulyeden harfler yazar, fişlerden öğrenirdik ABC’yi. Ali okula gelirdi. İpek ipi tutar. Işık ılık süt içerdi o zamanlar. Bu kadar sadeydi hayatımız. Çöpten adamlar hayallerimizin kahramanı olmaya yetiyordu bizim için. Cin Ali atına ot verirken bize okumayı öğretirdi. Gösterişin, henüz sadeliğin saltanatını yıkamadığı günlerdi. Postacı amcaların ceza makbuzu yerine hasret kokulu ucu yanık mektup getirdiği yıllardı. Şiirin, türkülerin, sanatın son yıllarıydı belkide. Aşıkların sevgilerini mektupla, resimle, şiirle anlattığı yıllar. Kayalara kazınan sevda şiirleri, resimleriydi iletişim dili. Gözlerin konuşup dillerin sustuğu zamanlardı.

Arabeskin krallarının,  tahttan düşmediği, sevdanın sevgiliye kasetle anlatıldığı yıllardı. Fakir adamlardık biz. Korsan kaset doldurur bozulunca sarar sarar dururduk. Tükenmez kalemle kaset kardeşliğini bilmeyenler o yılları anlamazlar.

Henüz İnternetin bilinmediği şarkıların, türkülerin radyolarda, teyplerden dinlendiği yıllar. Televizyonların yerini cep telefonlarının alamadığı Yeşilçam’ın devrilmeye yüz tuttuğu son yıllar.

Her köşe başında Ankesörlü telefonlar olurdu, jeton atar hikaye dinlerdik. Bazan yaramazlık yapıp jetona ip geçirir geri çeker bir daha kullanırdık. Dedim ya gariban insanlardık bir jetona bile paramız olmazdı çoğu kez. Zamanla her evde telefonlar çalmaya başladı. Garip gelirdi bize tellerden sesin gelmesi. Anlamaya çalışırdık Almanya’dan evimize sesin nasıl geldiğini. Ağır misafir gibi televizyonun hemen yanında başköşede durur özel ihtimam görürdü telefonlar. Üzeri itina ile el emeği çeyizlik danteller ile örtülür iki kez çalmadan asla açılmazdı. Tüm ülkedeki kişilerin telefonunu alfabetik olarak gösteren kütük gibi kalın kitap rehberler olurdu. Kendi ismini o rehberde görmek bile mutlu ediyordu bizleri. Azla yetinmeyi unutmamıştık henüz.

TV `ler evin en mühim elektronik aletiydi. İtinayla üzeri örtülür. Sabah, Anıtkabir`de rap rap yürüyen askerlerin okuduğu İstiklal Marşıyla açılırdı ekranlar . Tabi açılana kadar  kocaman bir saatin geri sayımını, zamanın akmasını bekler dururduk. TRT`nin ajansları olurdu akşam sohbetlerini bölen. Erkan Yolaç`ın “evet /hayır” yarışmasını yapardık. Mehter marşıyla gelir, İzmir marşıyla giderdik.

Fırtınalı, yağmurlu havalarda çekmezdi TV’ler,  çatıya çıkar anten ayarlamaya çalışırdık. Anten dediysek şimdiki çanaklar gelmesin akla. Damdan biri bağırır ; “geldi mi?” aşağıdan; “evet geldi”sesini duyana kadar, komşu anteni, rota alınarak ayarlama yapılırdı. Yine mi olmadı düğmesine çatal sokar çekmesini sağlar, düğmesini tornavidayla açar, kapandığından emin olmak için düğmeyi çevirmekle yetinmeyip fişi çekmeyi de ihmal etmezdik. Çok canımızı sıkarsa iki tokat atar cam gibi çekmesini sağlardık.

Tsubasa, Voltran, Ninja kaplumbağalar, HeMan, Susam Sokağı, Alf… gibi çocukların zevkle izlediği unutulmazlar çizgi filmlerimiz vardı. Tolga abiyle Hugo oynamayı  her çocuk isterdi ama telefonu açmaya korktuğumuz yıllardı. Sadece büyüklerin açma yetkisine sahip olduğu küçükler elleşmesin diye çevirmeli tuşlara asma kilit takılan dönemlerdi. Tuş kilidi yoktu henüz lügatımızda.

Her evin gelinliği kocaman gül desenli perdeleri vardı. Fakir de olsak modayı takip etmeyecek değildik elbet.Tel dolaplarımız vardı yiyecekleri sakladığımız. Elektriksiz gecelerin kurtarıcısı gaz lambalarımız vardı. Sobada yanan odunların çıtırtısına karıştırdı gölgelerimiz. Lambadan titreyen alevlerin üşüyebileceği aklımıza gelmezdi. Karanlığı bile eğlenceye çevirir gölge oyunları oynardık.

Akşamları misafir gelmesi çocuklar için büyük bayram olurdu. Büyükler çayın demine varırken, küçükler beştaş, el kızartma , tombala gibi oyunlar oynardı. Hem büyükler hem küçükler hayattan bezgin değil; mutlu görünürlerdi.

Gazetelerin kuponla tencere tava, bardak, çanak verdiği yıllar. Bir çok genç kızın çeyizine katkı sunmuşluğu vardır gazetelerin.

Google amca yerine Meydan La raousse ve Anabiritanica’nın kullanıldığı yıllar. Şimdilerde yazmaya gerek kalmadan konuşarak bile cep telefonunuzdan şak diye bulduğumuz herhangi bir bilgi için o zamanlarda ciltler halinde koca koca kitaplar karıştırılırdı. Okumasa da çoğunun evinde bulunan bir itibar vesilesiydi o yıllarda Ansiklopediler.

Teknolojinin ayak seslerinin duyulmaya,  evimizin başköşesine oturarak hayatımızı değiştirmeye başladığı  ama hayatımızı henüz çalamadığı yıllardı. Kısacası Doksanlar, milenyumun hızına yetişemeyen bir neslin çocukluğunun yarım kalmış hikayesiydi.

 

 

 

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Sitemizi kullanarak çerez kullanımını kabul etmiş olursunuz.