DOLAR 15,8423 1.89%
EURO 16,7488 3.04%
ALTIN 927,121,78
BITCOIN 4788473,96%
İstanbul
22°

AÇIK

02:00

İMSAK VAKTİ

ADEM ÖZKÜÇÜK

ADEM ÖZKÜÇÜK

19 Nisan 2021 Pazartesi

Kamusal Kibir

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Doğu toplumlarının genel özelliği devleti, kutsal gören bir anlayışa sahip olmasıdır. Bu anlayış devleti bireyden ayıran temel özelliktir.

Devleti üstün gören anlayış, devleti temsil eden kişi ve kurumların da üstünlük taslamasına vesile olur. Devletin en düşük memuru halkın gözünde farklı bir yere oturtulduğu için kamusal kibir oluşur. Halkı hor ve hakir görmeyi kendine hak sayan bir anlayış hasıl olur. Herhangi bir devlet dairesinde işiniz olduğunda bu kibri yakınen görebilirsiniz . Özel sektörde karşılığı olan sektörlerde bu farkı anlamak daha kolay olur. Özel hastanedeki tavır ile devlet hastanesindeki tavır gözle görülebilir şekilde farklıdır. Devlet hastanesinde doktordan fırça yiyebilirken özelde saygı ve itibar görebilirsiniz.

Kamusal alandaki bu üstünlük anlayışı makamlar yükseldikçe arttıkça artar. Kendini kral sayan kaymakamlar, belediye başkanları, valiler bu gösterişin gözle görülür ilk örnekleridir. Kaymakamların esnaf gezilerindeki kendini tanımayan esnafa ceza yazdırmasın, belediye başkanlarının sarayları andıran hamamı makam odaları, en küçük ilçede bile lüks araçlarla gezmeleri ve halka tepeden bakmalarını rahatlıkla görebilirsiniz. İşini hakkıyla yapan dürüst kimseler müstesna olmakla birlikte bu kişiler genellikle istisnadır. Maalesef çoğunluk bu kibrin içinde olmasına rağmen içinde olduğunun dahi farkında değildir.

Makamlar rütbeler arttıkça lüks ve şatafata birlikte kibrin arttığı da görülür. Lüks araç kuyrukları, şatafatlı sofralar görkemli toplantılar halkın mütevaziliğinden fersah fersah uzaktır. Batı toplumlarında alışveriş sırasında bekleyen bakanlar, başbakanlar görebilirsiniz. Tiyatral etkinliklerde yer bulamadığı için merdivenlere oturan cumhurbaşkanları görebilirsiniz. İşin ilginci koruma orduları ve gözünün içine bakan halk yoktur etrafında. Varlığının farkına bile varılmayan sıradan kişi oluverirler kalabalıklar arasında.

Batı toplumlarında spor elbisesiyle alışveriş sırasında, bisikletiyle ışıklarda bekleyen siyasetçi veya yüksek mevki sahibi kamu görevlisi görmek sıradan bir şeydir. Bu kişilerin kanunlar önünde halktan çok da bir farkı yoktur. Onlar da trafik  cezası yiyebilir. Onlar da sıra bekleyebilir. Bizde ise durum tam tersidir. Bu kişiler şatafatlı çakarlı lüks araçlarla öncelikli bir hakka sahiptirler. Normal yoldan gitmez güvenlik şeridinde geçerler, zamanları çok değerli olduğu için kırmızı ışıkta son sürat geçebilirler. Ceza sözkonusu olduğunda ise benim kim olduğumu biliyor musun repliğiyle kibirlerini gösteriverirler.

Bu durumun doğrudan halkın bakışıyla ilgisi vardır. Gecekonduda yaşayıp kıt kanaat geçinen insanlar, kamu görevlilerin 3-5 maaş almasını, lüks makam araçları kullanmasını, makam odalarını saraylara benzetmesini haklı ve layık görmektedir. Halkın verdiği bu aşırı yetki, hukuki kılıfa da uyarlanarak halkın sefaletine rağmen lüks ve israfın dibine vurmak için fırsata dönüşür. Halkın küçücük ihtiyaçlarını karşılamayı ise lütuf olarak görüp yapılan yardımları sanki cebinden yapmış gibi halkın gözüne sokan siyasetçi veya görevliler peyda olur.

Sonuç olarak kamusal alandaki kibrin sebebi bizzat halkın kendisinde var olan yanlış bakış açısıdır. Kendini temsil eden kişilerin kendilerini hiçe saymalarını önemsemeyen, buna rağmen devleti temsil edenlere herşeyi mübah gören anlayışa sahip toplumlarda bu sorunun çözülmesi mümkün değildir. Bunun çözümü, devleti temsil eden kişilerin de sıradan insanlar olarak görülüp onların da vatandaş olduğu ve aynı kurallara ve ekonomik şartlara tabi olması gerektiği gerçeğini bilmesiyle çözülür. Yoksa daha çok seneler, lüks araçlarda pudra şekeri(!) çeken mücahitler görmeye ve onların lüks ve şatafatını konuşup unutmaya mahkum oluruz. Onlar zengin olurken bizler züğürt misali çene yormaya devam ederiz.

Devamını Oku

Ramazan

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ramazan ayı nostalji ayıdır sanki. Eskilerin en tatlı anılarını hatırlatır bizlere. Bir nevi eskiye, geçmişe dönüş gibidir. Her sahur her iftar çocukluğumuzu hatırlatır. Hele bayramlar, geçmişin kokusunu getirir bizlere.

Çocukluğumu hatırlatır bana Ramazanlar. Sahurlar, iftarlar, teravihler, tesbihler, tekbirler…

Anamın uyandırmaya kıyamasa da sahura kaldırışı gelir aklıma. Babamın “melekler yıkar onun yüzünü“ deyişi… Tahinli çikolata tadında  pekmezin sahura kalkmak ile bir bağı vardır bende. Sadece ramazanlar da görürdük sofrada. Peynir zamanına borca alınan o pekmezin hakkı vardır ilk oruçlarımda. Uykuya yenik küçük bedenimiz, yufkaya sarılı don pekmezini tadına yok diyemezdi.

Kuzuların meleyişi gelir aklıma. Kuzuların analarını emme çabaları. O güzelim türküleri… Müezzinin telaşlı akşam ezanları. Cami avlusunda koşup eğlendiğimiz zamanlar. Müezzin olup kamet getirmeler, Fatihalar, Yasinler…İftiharla, takdirle okşanan başlar, öpülen eller gelir aklıma.

Yine bir Ramazan geldi çattı. Ama eski tadı ve anlamı yok bende. Yine de bir sıfırlanma fırsatı belki de. Hepimiz için eskilere özlem bir başkadır. Bilirim giden geri gelmez. Dönense aynı bulmaz her şeyi. Zaman akar, dünya değişir geçmişi elde tutmak mümkün değil elbet hatıralara avunmak da güzel. Güzel olan sadece geçmiş değil, gelecek yarınların da güzel hatırlar olarak kalacağı yaşanmışlıklar bırakmak hayata. Mühim olan  çocuklukta ki gibi samimi olabilmeyi başarabilmektir belki de.

Ramazanın tadının çocukluğumuzda olduğu gibi ömür boyu damağınızda kalması temennisiyle…

 

 

Devamını Oku

Bağımsız Yargı

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yargının bağımsızlığı ülkelerin adalet sisteminin işleyişi yanında demokrasisi hakkında da bilgi verir. Yargının verdiği kararlar, çoğu zaman bir tarafı memnun ederken diğer tarafı rahatsız eder. Bu yüzden yargı kararları çoğu kez eleştirilir. Özellikle de ülke gündemini ilgilendiren konularda yargı diken üstündedir. Kamuoyu baskısı yargı kararlarına etki eder ve çoğu zaman yargı kanunlar yerine bu baskıya bakar ve kararını ona göre verir.

Yargı, kararını verirken hiç bir etkide kalmadan kanuna göre karar vermelidir. Ancak günümüzde yargıyı etkileyen twetter  gibi kamuoyu baskısı var. Yargının yaptığı hukuksuzluklara verilen tepkiler yargının daha doğru hareket etmesine imkan sağlıyor. Bazen de bu baskı, yargıya başka hukuksuzluk yapma zorunluluğu getirebiliyor. Aslolan yargının hiç bir şekilde bu baskılara kulak asmamasıdır. Çünkü yargı evrensel ilkelere uyduğu sürece hata yapma imkanı zaten çok azdır.

Yargının  baskı unsurlarından diğeri ise siyasi baskılardır. Siyasi baskı, kamuoyu baskısının aksine çoğunlukla yargıya ters etki eder. Çoğunlukla siyasetçilerin işine gelmeyen kararlarda yargı kararlarına saygı duymayan siyasetçiler görürüz. Yargı kararları elbette eleştirilebilir. Ancak hiç kimsenin şu veya bu kararı tanımıyorum deme lüksü yoktur. Çünkü yargının verdiği kararlar yargının kendisi de dahil olmak üzere herkesi bağlar.

Siyasetin yargı üzerindeki baskısı yargının siyasallaşmasını ve bağımsız karar vermesini engeller. Özellikle hakim ve savcıların coğrafi teminatı ve dokunulmazlık hakları ihlal edilir ise hakimlerden adil karar beklemek mümkün olmaz. Adeta “yargı siyasetin köpeği” haline gelir. Hal böyle iken yargıdan bağımsız, adilane tavır beklemek mümkün olmaz.

Siyasetçiler yargının her kararını tartışmaya açıp yargıyı işlevsiz hale getirirse yargı işleyişi sekteye uğrar. Bu sadece bir sistemin aksaması değil ; toplumun adalete ulaşmasını da zorlaştırır. Yargının kendi içindeki hiyerarşisi sekteye uğradığında ise kaos meydana gelir. Böyle olunca yerel mahkeme, Yargıtay veya Anayasa Mahkemesi kararlarını bile  bile takmaz olur. Çünkü siyasetçilerin yargıya müdahalesi çarklardaki dişliler zarar verir. İşinize gelen kararlarda sonuna kadar savunduğunuz mahkemeleri işinize gelmediğinde kapatmaya kadar götürürseniz oradan adalet beklemek mümkün olmaz.

Anayasa Mahkemesi gibi ülkenin en yüksek mahkemesinin kapatılmasını teklif etmek akılla, mantıkla izah edilecek bir durum değildir. AYM`nin vermiş olduğu kararları eleştirmek başka bir şey kapatılmasını istemek bambaşka bir şeydir. Demokrasinin üç sacayağından birisinin eksikliği demokrasinin de sonu olur. Nitekim Fatih Sultan Mehmet`in dediği gibi “kadıyı satın aldığın gün adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün devlet de ölür.” Anayasa Mahkemesi, yüksek mahkeme olmasının yanı sıra evrensel insan hakkı ihlallerini önleme misyonu da vardır. Onun eksiklikleri elbette olabilir. Siyasetçilere düşen müdahale etmek değil, gölge etmemeleridir.

Yargının bağımsızlığı aslında yargının verdiği kararlara karşı çıkanlar için de önemlidir. Çünkü bir çok ülkede olduğu gibi bizde de yargı bir rövanş aracı olarak görülmekte ve siyasete göre şekil almaktadır. Siyasetçilerin yargıya yaptığı  her müdahale yarın kendilerini bağlayacak adımlardır aynı zamanda. Atalarımızın dediği gibi “ayarını bozduğun kantar gün gelir seni de tartar. ” Saddam Hüseyin`in “adil yargılanma talep ediyorum” talebine karşılık mahkeme başkanının “bunlar senin çıkardığın kanunlardır” sözü önemlidir. Zira evrensel insan haklarını sağlamak için değil de kişisel veya kolektif çıkarlar için çıkarılan kanunlar, bumerang gibi yarın bize dönüp kendimize zarar verir.

Bağımsız yargı, medeniyetin temel esasıdır. Bu esasın korunması noktasında yargı kararlarını eleştirmekte ölçüyü kaçırmamalıyız. Yargıyı saran, ona hareket imkanı vermeyen bir siyaset yerine bağımsızlığına katkı sunan evrensel değerleri gözeten bir siyaset gütmeliyiz. Bunun için siyasetin tek yapması gereken yargı üzerindeki siyaset gölgesini kaldırması ve daha adil ve eşitlikçi yasalar yapmaktır. Böylece yargıdaki eleştirdiğimiz eksikliklerin kendiliğinden düzeldiğini ve daha adil kararlar verdiğini görebiliriz.

Devamını Oku

Masumiyet

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Masumiyet denilince nedendir bilinmez aklımıza bebek, çocuk, çiçek böcek ya da sevimli hayvanlar gelir. Sanırım masumiyeti en güze onlar temsil ettikleri içindir.

Bebeklere bakın etrafa gülümsedikleri anda etrafı aydınlatırlar adeta. Çocuklar da öyledir. Öyle neşeli öyle sevecendirler ki kötülük nedir bilmezler. Kötülüğe dair bir toz bile yoktur kalplerinde. Ve o minicik kediler, köpekler kuzucuklar adeta masumiyetin simgesidirler.

Doğuştan tertemiz olan masumiyetin simgesi bebekler ve çocuklar büyüyünce bir canavara dönüşebiliyor maalesef. Çünkü aldıkları her yaşta hayatın kötülüğünü biraz daha hissediyor ve alışıyorlar kötülüğe.

Kötülük bilmeyen gülen gözleri türlü kötülüklere şahit oluyor. Türlü  dedikodulara maruz kalıyor kulakları. Fitneden ve fesatlığı öğreniyor anadan babadan veya çevreden. Büyüklerin yaptığı her olumsuz davranış masumiyetini lekeleyen bir kire dönüşüyor. Fark ettirmeden kalbine damlayan lekeler yüzünden kirden tertemiz dünyası, kirden pasdan görünmez oluyor.

Masum yüzlü, bir Kır çiçeği gibi olan yavrucaklar korkunç bir canavara dönüşebiliyor. Saçının teline kıyamadığımız sabileri el birliğiyle zorba birine dönüştürüyoruz.

Çocuğuna “masum (!) ” bir yalan söyleyen anne, sevgisini esirgeyen baba, ahlaksızlığı adet edinmiş arkadaşlar, yozlaşmış toplum masumiyetin kanına giren unsurların başında gelir.  Masumiyet denen kavram yerini böylece şiddete, kabalığa, zorbalığa bırakır.

Toplumun değer yargılarını etkileyen masumiyetin kanına giren toplumsal/çevresel faktörlerin başında ise TV programları gelir. Aslında TV programları toplumun aynasıdır. Bir toplumda gündüz  toplumunun ahlakını bozan kadın programları gece, silahlı mafyatik filmler revaçtaysa bunların tek suçlusu programcılar değildir. Bir malın alıcısı olduğu kadar satıcısı olur. Arz talep meselesi yani. Demek ki toplum olarak ahlaki bir çöküntü içerisindeyiz.

Programlardaki ahlaksız ilişkilerin TV’lerde görünür olmasının en büyük zararı ise masum insanları etkileme potansiyelidir. Belinde silahla racon kesen eşkıyaları rol model alan masum çocuklar henüz ilk okul çağlarında arkadaşlarını öldürebiliyor. Kin, nefret nedir bilmeyen minicik kalpleri katrana bulanıp kararıyor.

Dizilerdeki süslü yaşamlar, kolay yoldan para kazanma hırsı gençleri kolaycılığa, tembelliğe itiyor. Bu kişilerin konforlu hayatları gençleri de hedefsiz kaba saba insan olmaya özendiriyor.

Böylece melek yüzlü çocukları yavaş yavaş elbirliğiyle şeytana çeviriyoruz. Sonra da ah vah edip duruyoruz. Oysa toplumdaki vahşetlerin tek sorumlusu o kişiler değildir. Masum bir insandan canavar çıkarabilen tüm toplumdur.

 

 

 

Devamını Oku

Zulüm Bizdense Ben Bizden Değilim”

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu sözü ilk duyduğumda hemen aklıma bir hadis ya da Müslüman birine ait bir sözmüş gibi geldi. Zira İslam’ın temel felsefesi zulme karşı durmak mazluma kol kanat germekti.

Ancak bu söz Yahudi birine ait. Üstelik henüz 23 yaşında gencecik bir kıza.

Adı Rachel Corrie henüz 23 yaşında arkadaşlarıyla Filistin’deki zulme karşı zalim, benim zalimim demeyip direnmiş ve sonunda canından olmuştu. 16 Mart 2003 tarihinde Filistinli bir ailenin evini yıkmaya gelen buldozere kafa tutmuş neticesinde kafatasından kaburga  kemiğine kadar kırılmayan ezilmeyen bir tarafı kalmayacak şekilde paletlerin altında can vermişti.

Rachel`i önemli kılan, onu kahraman yapan onun dini veya cinsiyeti değildi. Onu önemli kılan kendi inancından kanından olmayan birilerinin zulmüne rıza göstermemiş olmasıydı. Üstelik bunu kendi ırkının faşizminde boğulmadan bilakis onların faşizmine karşı koyarak yapmıştı. Yani iki kere kahramandı. Düşmanın zulmüne karşı çıkmak kolaydır. Kendi dininden, milletinden bir zalime karşı çıkmak ise herkesin harcı değildir.

Rachel, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dememiş zulmün rengine, diline, dinine bakmamıştı.

Bu gün dünyanın hemen her yerinde çeşitli şekillerde zulüm devam ediyor. Ama insanlar özellikle sadece kendi canını yakan zulümlere karşı tepkili. Komşusunun yangınına kulak tıkayanlar alevler kendilerine ulaşınca feryat figan ediyor.

Bugün Doğu Türkistan’da zulmün bini bir para insanlar feryat figan ediyor ama onları kimse duymuyor. En milliyetçi partiler bile siyasi saiklerle sus pus olurken bakıyorsunuz başkaları daha çok seslerini çıkarıyor.

Amerika’dan gencecik bir kız çocuğu ta Filistin’ e gidiyor direniyor. Biz burnumuzun dibindeki haksızlıklara, zulme karşı en azından kalben karşı olamıyor, hatta dolaylı veya doğrudan zulmü destekliyoruz.

Demek ki din, dil, renk, cinsiyet bir yerde önemsiz oluyor. Tek olgu tek mühim şey insan olmak ve insan olmanın gereğini yapmaktır. Bunun için de zulüm kimden gelirse “ben sizden değilim” demektir. Daha da önemlisi “zulüm bizdense ben bizden değilim” diyebilmektir.

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.