17 Nisan 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı 19.963.890 kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 04:43
İstanbul 14°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
ADEM ÖZKÜÇÜK

ADEM ÖZKÜÇÜK

12 Nisan 2021 Pazartesi

DOKSANLAR

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Henüz milenyum  çağının hızına ayak uydurmak zorunda kalmayan, zamanın yavaş aktığı bereketli yıllardı doksanlar. Ne seksenlerin ideolojik çatışmaları ne de günümüzün fazla umarsızlığına  benzerdi o yıllar.

Çocukların evlere hapsedilmediği gönlünce oyun oynadıkları zamanlardı. Misket, yakan top, ip atlama, körebe, uzun eşek, saklambaçlı yıllar. Çamurdan robotlarımız, tahtadan kılıcımız, telden arabalarımız vardı. Taştan  beştaş yapar hazine gibi toprağa gömerdik. Rengarenk misketimiz olurdu. Çelik çomak, topaç, taş vurmaca oynardık.  Sokaklara sığmaz koşardı dağ bayır minik bedenlerimiz. Sokakta oynanan son yıllardı doksanlar.

Solo testler yapardık en zeki kim diye. Henüz dijital oyunlar bizi esir almamıştı ama yavaş yavaş dünyamıza da girivermişti. Tetris diye bir fenomeni kimse unutmaz. Parası olanla olmayanın en belirgin farkıydı bu oyuncak. Dijital dünyanın ilk portatif versiyonlarındandı kendisi.

Bayramlar bambaşka olurdu o zamanlar. Heyecanın doruk zirvesiydi arefe günleri. Bayram banyosu yapılır mis gibi kokularla hazır şekilde heyecanla beklenirdi. Bayram demek yepis yeni bir elbise, belki gıp gıcır ayakkabı demekti. Büyüklerin öpülesi ellerinde şeker tadıyla geçerdi o yıllar. Bayram namazına gitmeden bayram olmazdı. Çocuklar erkenden kalkıp babalarıyla namaza giderdi. Gelen misafirler önce kolonyanın genizleri yakan kokusuyla kendine gelirdi. İkramlık tatlılarla mideler bayram ederken çoluk çocuk tüm akraba hasret giderirdi.

Okullar, sadece bir mektep değildi. Mavi önlük ve beyaz yakanın herkesi eşitlediği, zengin fakir farkının bilinmediği yıllardı. Fasulyeden harfler yazar, fişlerden öğrenirdik ABC’yi. Ali okula gelirdi. İpek ipi tutar. Işık ılık süt içerdi o zamanlar. Bu kadar sadeydi hayatımız. Çöpten adamlar hayallerimizin kahramanı olmaya yetiyordu bizim için. Cin Ali atına ot verirken bize okumayı öğretirdi. Gösterişin, henüz sadeliğin saltanatını yıkamadığı günlerdi. Postacı amcaların ceza makbuzu yerine hasret kokulu ucu yanık mektup getirdiği yıllardı. Şiirin, türkülerin, sanatın son yıllarıydı belkide. Aşıkların sevgilerini mektupla, resimle, şiirle anlattığı yıllar. Kayalara kazınan sevda şiirleri, resimleriydi iletişim dili. Gözlerin konuşup dillerin sustuğu zamanlardı.

Arabeskin krallarının,  tahttan düşmediği, sevdanın sevgiliye kasetle anlatıldığı yıllardı. Fakir adamlardık biz. Korsan kaset doldurur bozulunca sarar sarar dururduk. Tükenmez kalemle kaset kardeşliğini bilmeyenler o yılları anlamazlar.

Henüz İnternetin bilinmediği şarkıların, türkülerin radyolarda, teyplerden dinlendiği yıllar. Televizyonların yerini cep telefonlarının alamadığı Yeşilçam’ın devrilmeye yüz tuttuğu son yıllar.

Her köşe başında Ankesörlü telefonlar olurdu, jeton atar hikaye dinlerdik. Bazan yaramazlık yapıp jetona ip geçirir geri çeker bir daha kullanırdık. Dedim ya gariban insanlardık bir jetona bile paramız olmazdı çoğu kez. Zamanla her evde telefonlar çalmaya başladı. Garip gelirdi bize tellerden sesin gelmesi. Anlamaya çalışırdık Almanya’dan evimize sesin nasıl geldiğini. Ağır misafir gibi televizyonun hemen yanında başköşede durur özel ihtimam görürdü telefonlar. Üzeri itina ile el emeği çeyizlik danteller ile örtülür iki kez çalmadan asla açılmazdı. Tüm ülkedeki kişilerin telefonunu alfabetik olarak gösteren kütük gibi kalın kitap rehberler olurdu. Kendi ismini o rehberde görmek bile mutlu ediyordu bizleri. Azla yetinmeyi unutmamıştık henüz.

TV `ler evin en mühim elektronik aletiydi. İtinayla üzeri örtülür. Sabah, Anıtkabir`de rap rap yürüyen askerlerin okuduğu İstiklal Marşıyla açılırdı ekranlar . Tabi açılana kadar  kocaman bir saatin geri sayımını, zamanın akmasını bekler dururduk. TRT`nin ajansları olurdu akşam sohbetlerini bölen. Erkan Yolaç`ın “evet /hayır” yarışmasını yapardık. Mehter marşıyla gelir, İzmir marşıyla giderdik.

Fırtınalı, yağmurlu havalarda çekmezdi TV’ler,  çatıya çıkar anten ayarlamaya çalışırdık. Anten dediysek şimdiki çanaklar gelmesin akla. Damdan biri bağırır ; “geldi mi?” aşağıdan; “evet geldi”sesini duyana kadar, komşu anteni, rota alınarak ayarlama yapılırdı. Yine mi olmadı düğmesine çatal sokar çekmesini sağlar, düğmesini tornavidayla açar, kapandığından emin olmak için düğmeyi çevirmekle yetinmeyip fişi çekmeyi de ihmal etmezdik. Çok canımızı sıkarsa iki tokat atar cam gibi çekmesini sağlardık.

Tsubasa, Voltran, Ninja kaplumbağalar, HeMan, Susam Sokağı, Alf… gibi çocukların zevkle izlediği unutulmazlar çizgi filmlerimiz vardı. Tolga abiyle Hugo oynamayı  her çocuk isterdi ama telefonu açmaya korktuğumuz yıllardı. Sadece büyüklerin açma yetkisine sahip olduğu küçükler elleşmesin diye çevirmeli tuşlara asma kilit takılan dönemlerdi. Tuş kilidi yoktu henüz lügatımızda.

Her evin gelinliği kocaman gül desenli perdeleri vardı. Fakir de olsak modayı takip etmeyecek değildik elbet.Tel dolaplarımız vardı yiyecekleri sakladığımız. Elektriksiz gecelerin kurtarıcısı gaz lambalarımız vardı. Sobada yanan odunların çıtırtısına karıştırdı gölgelerimiz. Lambadan titreyen alevlerin üşüyebileceği aklımıza gelmezdi. Karanlığı bile eğlenceye çevirir gölge oyunları oynardık.

Akşamları misafir gelmesi çocuklar için büyük bayram olurdu. Büyükler çayın demine varırken, küçükler beştaş, el kızartma , tombala gibi oyunlar oynardı. Hem büyükler hem küçükler hayattan bezgin değil; mutlu görünürlerdi.

Gazetelerin kuponla tencere tava, bardak, çanak verdiği yıllar. Bir çok genç kızın çeyizine katkı sunmuşluğu vardır gazetelerin.

Google amca yerine Meydan La raousse ve Anabiritanica’nın kullanıldığı yıllar. Şimdilerde yazmaya gerek kalmadan konuşarak bile cep telefonunuzdan şak diye bulduğumuz herhangi bir bilgi için o zamanlarda ciltler halinde koca koca kitaplar karıştırılırdı. Okumasa da çoğunun evinde bulunan bir itibar vesilesiydi o yıllarda Ansiklopediler.

Teknolojinin ayak seslerinin duyulmaya,  evimizin başköşesine oturarak hayatımızı değiştirmeye başladığı  ama hayatımızı henüz çalamadığı yıllardı. Kısacası Doksanlar, milenyumun hızına yetişemeyen bir neslin çocukluğunun yarım kalmış hikayesiydi.

 

 

 

 

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Sitemizi kullanarak çerez kullanımını kabul etmiş olursunuz.