12 Mayıs 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı 25.355.931 kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 18°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
BÜLENT SARIDİKEN

BÜLENT SARIDİKEN

11 Mayıs 2021 Salı

TERÖR DEVLETİ İSRAİL’İN MÜSLÜMAN ORTAKLARI!

3

BEĞENDİM

ABONE OL

Orta Doğunun yaralı yüreği, yanlızlığın simgesi, zülmün bitmeyen mekanı; ihanetlerin ve göz yaşının dinmediği bir yetim ülke Filistin…

On kişinin saldırdığı ve elinde her türlü saldırı aracı olanların bir insana neler yapabileceğini az çok tahmin edersiniz herhalde.

Dört bir yanı müslüman ülkeler ile çevrili olmasına rağmen yanlız kalan bir ülke Filistin…

Kendi müslüman kardeşleri tarafından bile ülke olarak tanınamayan ülke Filistin…

2020 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Orta Doğu Barış Süreci düzenledi.

Özel Koordinatörü Nikolay Mladenov, Filistinli gruplar tarafından Batı Şeria’nın Eriha kentinde düzenlenen “ilhak karşıtı” gösteride yaptığı konuşmada, “İsrail’in ilhak planı uluslararası hukuka aykırıdır. Bu plan, barış ve Filistin Devleti’nin kurulması hayalini sona erdiriyor.” demişti.

Mladenov o zaman şu çağrıyı yaptı;

Uluslararası topluma, Filistin Devleti’nin kurulmasını sağlayacak müzakereler çerçevesinde barış sürecini kurtarmak üzere harekete geçme çağrısı yapan Mladenov, “Uluslararası toplum 25 yıldır Filistin Devleti’nin kurulması için çaba sergiledi. Dolayısıyla bu hedefin gerçekleşmesi için de çabasını sürdürmeye devam etmelidir.” ifadelerini kullandı.

Bu açıklam aslında Filistin’nin ne kadar yalnız bir ülke olduğunu gösteriyordu…

İsrail’e karşı birkaç kurtuluş örgütünün ve Türkiye’nin dışında destekçisi olmayan Filistin neden bu kadar yalnız kısa bir örnek ile açıklayalım.

2017’nin Mayıs ayında Suudi Arabistan Kralı Selman, Riyad’da bir araya geldiği Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi ve terör devleti ABD Başkanı Donald Trump’la Uluslararası Radikal Düşünceyle Mücadele Merkezi’ni açtılar. Ancak merkez, üç ismin açılış töreninin yapıldığı alandaki dünya küresine dokunmalarının gölgesinde kaldı.

Özellikle Trump’ın yanındaki bu iki lidere dikkat çekmek istiyorum. Çünkü bu  liderler Arap ve Müslüman  dünyasının yeniden şekillendirilmesi amacı ile İsrail ve Amerika tarafından seçilmiş ve rol verilmiş isimlerdir.

Tezimizi şu şekilde güçlendirelim. Mısır İsrail’den aldığı talimatlarla, bırakın insani yardım paketlrini; yaşamsal malzemelerin bile Filistinli yaralı hastalara girişini yıllarca yasaklamıştır.

Öte yandan yukarıda bahsettiğim üçlü toplantıda, Filistinlilerin Kudüsten tahliyesi için sözüm ona ” Veliaht Prens Selman” 250 milyon dolar bütçe ayırma kararı almıştır.

Bu tahliyelerin yerinide yine ” Katil İsrail’in” diğer ortağı Sisi Mısır’ın Sina Çölünde ayarlamıştır.

Yani, Filistin’e bu iki Müslüman ülke lideri destek olması  gerekirken köstek olmuşlardır.

Sadece bu örnek bile bize tarafların kim olduğunu göstermektedir.

Yıllarca Sayın Erdoğan’a BOP üzerinden saldıranlar, neden Selman ve Sisi’nin devreye alındığını, İsral ve Abd tarafından sevilip desteklendiğini bir sorgulasınlar.

İsterseniz sizi çok yormadan bu  sorunun cevabını ben vereyim; çünkü, Sayın Erdoğan bu iki terör devletinin dediği hiçbir şeyi yapmadı.

Hemen arkasından ekliyorlar; efendim Tayyip bey döneminde ticaret yok şu  oldu yok bu oldu. Arkadaş biz soğuk savaş döneminde siyasi diyaloglarımızı neredeyse bitirmemize rağmen ticaretimizde bir düşüş yaşamadık.

Yani, devlet yönetmek düşman olduğun bir ülke ile tüm ilişkilerinizi koparmak değildir.

Yoksa ortada ilişki kuracağımız ülke kalmaz!

Selam ve dua ile…

Devamını Oku

CHP’DEKİ GİZLİ MASONLAR?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden beri Türkiye’nin enönemli ve en uzun partisi olan CHP, bu kadar uzun süre hayatta kalmasına rağmen neden Türkiye’nin zerre kadar bir yol almadığını yada alamadığını hiç kendinize sordunuz mu?

Bununla beraber iktidar olduğu dönemlerde, heykel ve sanat severlik anlayışının dışında, modernizmve laiklik edebiyatı dışında ülke adına birşeyler yaptığını gördünüz mü?

İktidar olamadığı dönemde iktidar partisini detekleyerek daha iyi hizmetler yapmasını ya da daha güzel projelerle Türkiye’ye fayda sağladığına şahit oldunuz mu?

İktidar olamadığı her dönemde, darbelerin olmadığı ya da iktidar parti liderinin idam edilmediği bir süreç işlemiş mi?

CHP siyasetinde bir gelenek karşımıza çıkar, kapalı kapılar arkasında bir kaç partili toplanır ve onlar halk muamelesi görür ve tüm kararlar burada alınır.

Deniz Baykal bir toplantıda ” Aman ha tapuyu kaptırmayın, bu seçimler çok önemli” derken seçmene hangi mesajları vermeye çalışmıştı? Tapudan kastı neydi?

Kaset kumpasının arkasında yer alan eller acaba neden Baykal’ı bu şekilde tasfiye kararı almışlardı?

Ve Ahmet, Mehmet değil de neden ”Kılıçtaroğlu” partinin başına getirildi?

O dönemi hatırlamısınız bilmem ama ben çok iyi hatırlıyorum, Baykal bu kumpas ile alakalı hiç açıklama yapamadı ve emniyetin bir çok kere çağırmasına rağmen ifadeye gitmedi ve neden sustu?

Çünkü, çok iyi bildiği bir şey vardı. Kumpasçıların elinde birden fazla farklı kişiler ile olan kaseti vardı.

CHP’nin üzerindeki Mason ve İsrail bağlantılı  Fetö terör örgütü üzerinden Ak Partiye karşı yeterli mücadeleye gösteremeyen Baykal’a operasyon düzenlemişlerdi.

Bu operasyon aslında CHP’nin gerçeklerini bizlere en iyi yansıtan bir tablodur.

Yıllarca istedikleri gibi yönettikleri Türkiye’nin, gerçek bir vatansever tarafında yönetilmesi ve iplerin ellerinden kayıp gitmesinin faturasını Baykal’a kesmişlerdi.

Onlar, adı Türk ama fikri İsrail ya da ingiliz kafaların Türkiye’yi yönetmesine alışmışlardı.

Nitekim, ilk denemeyi yapan ”Necmettin Erbakan’ı”, askeri vesayet üzerinden tehdit  ederek  bertaraf etmiş ve amaçlarına ulaşmışlardı.

Bugün, Türkiye’deki en büyük tehlike, ne PKK, ne DEAŞ, ne de HDP’dir. En büyük tehlike CHP’dir. Çünkü yukarıda saydığım tüm terör örgütleri ile iç içe olup, bu birlikteliği Türkiye’nin izin verdiği bir siyasi parti üzerinden gerçekleştirmektedir.

Şunun da altını çizmekte fayda var… Biz hiçbir ismin ya da partinin düşmanı değiliz. Biz Türkiye’nin ve müslümanların düşmanlarının karşısındayız.

Yukarıda saydığımız ihanet içerisindeki herkes ile aynı mesafade ve aynı mücadele içerisinde oluruz.

Selam  ve dua ile…

 

 

 

 

 

Devamını Oku

KATİL BİDEN’IN TÜRKİYE KORKUSU VE PLANI!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçtğimiz cumartesi günü, katil ABD’nin taze başkanı Biden 1915 Ermeni olaylarına ”Ermeni Soykırımı”diyerek Türkiye gibi çok önemli bir gücün nefretini tazelemiş oldu.

Türkiye açısından hiçbir önemi olmayan bu açıklama Biden’ın ne kadar Türkiye ve Tayyip Erdoğan düşmanı olduğunu göstermiş oldu.

Şaşırdık mı? Hayır…

Önemli mi? Ona da iki kere hayır.

Çünkü Amerika ve Pentagon Ak Parti iktidarından sonra, nispeten 2008 yılından itibaren Türkiye aleyhindeki şer çalışmalarını gizli olmaktan çıkarmış ve açık bir şekilde yapmaya başlamıştır.

Bu anlamda katil Amerika’nın özellikle 2009 yılından sonraki tüm gizli planlarını yürüten arka plandaki adamın ismidir katil Biden.

2009 yılında Amerika’nın 47. başkan yardımcılığı görevini alan Biden, özellikle Irak, Suriye, Yemen ve Suudi Arabistan üzerinde yürüttüğü başarılı terör politikaları ile sermaye baronlarının günlünde taht kurmuş ve İsrail’in övgüsüne mazhar olmuştur.

Müslümanların bugünkü katliamlarının baş aktörlerinden biridir.

Kontrol altında tutamadıkları Tayyip Erdoğan hükümeti, özellikle  Arap ülkeleri üzerindeki planları bozmuş ve bölgenin en güçlü aktörü haline gelmiştir.

Türk Birliğinin kurulması, askeri ve teknolojik açıdan atılan adımlar, Libya’nın ve Azerbaycan’ın desteklenmesi Biden ve İsrail’in gözünü korkutmuş, Türkiye’nin durudurulması kararı gerçekleştirilememiştir.

Türkiye’nin, Ermeni hainlere karşı 1915 yılında uyguladığı haklı tehciri, soykırım olarak açıklayan katil Amerika ve onun taze bunak başkanı Biden kendi geçmişlerini  görmezler mi?

İsterseniz Abd’nin sadece bir kaç insanlık suçuna bakalım:

Onbeş milyon kızılderelinin öldürülerek vatanlarından sürülmesi…

Dört milyon Vietnam’lının sebepsiz yere katledilmesi…

Üç milyon Koreli’nin ölümü ve Kore’nin ikiye ayrılması…

1,5 milyon Laoslu, Kamboçyalı ve Afganlı’nın öldürülmesi

Bir milyon Iraklı

Altıyüz bin Suriyeli ve Üçyüz Ellibin Japon…

İşte, milyonlarca insanın sırf ekonomik menfaat uğruna öldülmesinin baş kahramanı katil Abd…

Sen çık; kendi  topraklarında katliama uğrayan Türkiye’yi tehcirinden dolayı  ”soykırım” olarak nitele…

Bugün, tüm mazlum ülkelerin yanında yer alan, ezilmiş ülkelere kol kanat germeye çalışan, fakir ülkelere elindeki imkan dahilinde yardımcı olan bir Türkiye var ortada.

İşte bu durum emperyallerin ve sömürücü katillerin işine gelmiyor, bundan da korkuyorlar.

Böyle olduğu sürece Türkiye, ezilmişlerin, sömürüye uğramışların, yanlız olan ülkelerin gözünde büyüdükçe büyüyecek.

Lukas Notaras boşunamı ”Dördüncü Haçlı Seferi’nde Konstantinopolis’in yağmalanması ve Latin İmparatorluğu’nun kurulması nedeniyle Latinlere karşı mesafeli olan Notaras ünlü “Konstantinopolis’te Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim” demiştir.

İşte bizim devletsel politikamız…

Dünyanın sonuna kadar da böyle olacak , Allah’ın izni ve keremi ile

Allah’ın rahmeti, bereketi, ihsanı ve ikramı tüm Müslümanların üzerine olsun.

 

 

 

Devamını Oku

KIBRIS TAMAMEN TÜRK TOPRAĞIDIR!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kıbrısın Osmanlı himayesine geçişinden itibaren süreci ele aldığımızda, tüm toprakların asıl sahibinin Türkiye ve Türkvatandaşları olduğu aşikardır.

Venedikliler’den 1571 yılında alınan ve Osmanlı hâkimiyeti altında 307 yıl kalan Kıbrıs’ın yönetimi 1878 yılında, hükümranlık hakkı Osmanlı İmparatorluğunda kalmak kaydıyla, İngiltere’ye devredilmiştir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı İmparatorluğu ile İngiltere’nin farklı ittifklarda yer alınca, İngiltere 1914’te tek taraflı bir kararla adayı ilhak etmiştir. Türkiye Ada üzerindeki İngiliz egemenliğini Lozan Antlaşmasıyla 1923’te tanımıştır.

Kıbrıs’taki Türk sayısı 18. yüzyıl başlarına kadar Rum hainlerden fazla olmuştur. Tarımla meşgul olan Türklerin elindeki toprak miktarı da Rumlarınkinden fazla olmuştur. Taraflar arasında sosyal ve kültürel yaşam hep ayrı kalmış, Türkler ve Rumlar arasında evlilik olmamış, Türkler ve Rumlar arasında hiçbir ticari faaliyet olmamıştır

Kıbrıslı Rum hainlerin, Yunanistan ile birleşme taleplerini 1931’den sonra yoğunlaştırmışlardır. Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleştirilerek, tamamen bir “Elen” adası haline getirilmesi şeklinde özetlenebilecek olan “ENOSİS” kampanyasına, İkinci Dünya Savaşından sonra hızlandırılmıştır. 1954’te Yunanistan,  Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletlere götürme kararı almıştır. Yunanistan, 1954-1958 yılları arasında “self-determinasyon” amacıyla BM’ye yaptığı çeşitli başvurularda bir başarı sağlayamamıştır. Bu arada Yunanistan’dan gelen Albay Grivas 1955 yılında EOKA terör örgütünü kurmuş ve Ada’daki şiddet eylemleri giderek artmıştır. 1955-1958 döneminde Kıbrıslı Türkler 33 karma köyü terk etmek zorunda kalmışlardır. İngiltere bu durumda, 1956’da, sadece Rumların değil, aynı ölçüde Kıbrıslı Türklerinin de “self determinasyon” hakkı bulunduğunu ve bu çerçevede taksim talebinin de geçerli bir seçenek oluşturduğunu açıklamıştır.

Şiddet eylemleri nedeniyle 1955-58 döneminde Kıbrıslı Türkler 33 karma köyü terk etmek zorunda kalmışlardır. Enosis’e karşı kendi örgütlenme çalışmalarına başlayan Kıbrıslı Türkler, gelişmelere paralel olarak, “taksim” görüşünü geliştirmişlerdir.

Yunanistan’ın BM’den tek taraflı “self-determinasyon”, Enosis lehinde bir karar elde edememesi, Kıbrıslı Türklerin Enosis’e karşı direnişleri ve Türkiye’nin kendilerini desteklemekteki kararlılığı, Türkiye ile Yunanistan arasında müzakerelerin başlatılmasına imkan sağlamıştır. Türkiye ile Yunanistan 11 Şubat 1959 tarihinde Zürih’te anlaşmaya varmışlar, Londra’da İngiltere’nin ve Kıbrıs’taki iki toplumun liderlerinin onayını almışlardır. Bu şekilde ortaya çıkan Zürih ve Londra Anlaşmaları bağımsızlık, iki toplumun ortaklığı, toplumsal alanda otonomi ve çözümün Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından etkin garantisi ilkelerine dayandırılmıştır.

“Kıbrıs Cumhuriyeti”, adanın iki halkı arasında ortaklık temeline dayandırılan uluslararası antlaşmalar uyarınca 1960 yılında kurulmuştur. Bahsekonu antlaşmalar tarafından garanti edilen Anayasası, adadaki Kıbrıslı Türk ve Rum halklarının eşit siyasi hak ve statüsüne dayandırılmıştı. Kıbrıs Rum tarafı, 1960 Cumhuriyeti’nin kurulduğu şekilde yaşamasına şans vermemiş, sözkonusu antlaşmalar sistemiyle vücuda gelen “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin yapısını, Kıbrıs Türklerini devlet kurumlarından dışlamaya, izole etmeye, Ada’daki varlıklarını sona erdirmeye ve nihayet Yunanistan ile birleşme (ENOSIS) yolunu açmaya yönelik olarak değiştirme girişimleri başlatmışlardır.

Cumhurbaşkanı Makarios eşkiyası, Zürih-Londra Andlaşmalarının Kıbrıslı Türklere adil olandan daha fazla haklar verdiğini ve 1960 Anayasasının işlemez olduğunu öne sürmeye başlamış ve 30 Kasım 1963’te anayasanın yenilenmesi için, Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısının veto hakkının kaldırılmasını da içeren 13 maddelik önerilerini Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr.Küçük’e iletmiştir. Bu öneriler, 16 Aralık 1963’te Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye tarafından reddedilmiştir.

21 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıslı Rum eşkiyalar, Kıbrıs Türk toplumuna karşı kapsamlı ve sistematik saldırılara geçmiştir. Türkler devlet kurumlarından atılmıştır. Kıbrıs Türk tarihine “Kanlı Noel” adıyla geçen bu kampanya önceden hazırlanmış olan “Akritas Planı”na dayandırılmıştır. Türklerin imhası veya Ada’dan tahliyesini öngören Akritas Planı, basit bir örgütün eylem planı olmayıp, Rum yetkililerce hazırlanan bir etnik temizlik girişimidir. Akritas planının sonucunda, 30.000 Kıbrıslı Türk 103 köyü terk etmek zorunda kalmıştır. Kıbrıs Türk nüfusu yerlerini terk etmek zorunda kalmış, ada yüzölçümünün %3’üne tekabül eden, adada denize çıkışı olmayan ve sürekli kuşatma altında tutulan küçük bölgelere sığınmıştır.

Nitekim, “Kıbrıs Cumhuriyeti,” Kıbrıslı Rumların 1963 yılında tek taraflı olarak güç kullanımıyla anayasayı feshetmelerinden sonra ortadan kalkmıştır.

27 Aralık 1963’te üç garantör ülkenin askerlerinden oluşan bir “Barışı Koruma Kuvveti” meydana getirildi. Buna istinaden İngiliz generalin yeşil bir kalemle harita üzerinde çizdiği bir çizgi ile Lefkoşa 30 Aralık 1963’te ikiye ayrılmıştır. Bu tarihten itibaren bu sınır “Yeşil Hat” şeklinde ifade edilmiştir.

Kıbrıs Türklerini 1960’da kurulan ortaklık devletinden dışlayan Rumlar, Ada’da birlikte yaşama ve Ada’yı birlikte yönetme mutabakatını terk ederek, devleti gaspetmeye çalıştıkları 1963 yılından bu yana, uluslararası toplumun gündemindedir. Kıbrıslı Türklerin 1960 yılında kurulan devletin eşit ortakları olarak haklarını kullanamamasına neden olan bu yasadışı ve gayrimeşru durumu . Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye hiçbir zaman kabul etmemiştir.

4 Mart 1964’de BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı, 186 sayılı kararla adaya uluslararası barış gücü (UNFICYP) konuşlandırılmıştır. Bu arada, Yunanistan adaya gizlice askeri kuvvet yollamaya başlamış, bu kuvvetin sayısı zaman içinde 20.000’e ulaşmıştır. Bu durum, bir ortaklık devleti olmaktan çıkarak bir Rum yönetimine dönüşen Kıbrıs Cumhuriyeti fiilen Rum-Yunan kontrolü altına girmiş ve iki halk birbirinden tamamen kopmuştur.

Yunanistan’da yönetimi askeri darbeyle 1967’de ele geçiren Cunta, Enosis’e ulaşmak için Keşan ve Dedeağaç görüşmelerinde Türkiye ile pazarlığa kalkışmış, sonuç çıkmayınca Kıbrıs’ta Boğaziçi ve Geçitkale köylerine karşı saldırılar düzenlenmiş, bu saldırılara Yunan birlikleri de katılmıştır. Türkiye’nin anlaşmalardan doğan müdahale hakkını kullanacağı yönündeki ihtarı üzerine bu saldırı son bulmuş ve Yunanistan, BM gözetimi altında Ada’dan kuvvetlerini çekmek zorunda bırakılmıştır.

1968 yılında taraflar arasında görüşmeler başladı. 47 yıldır süren görüşmelerde konuşulmamış konu kalmamıştır. Görüşmeler BM İyi Niyet Misyonu çerçevesinde süreç içerisinde ortaya çıkan yerleşik BM parametreleri olan siyasi eşitlik ve iki kesimlilik temelinde, eşit statüde iki Kurucu Devleti haiz yeni bir Ortaklık kurulması amacıyla yürütülmektedir. Müzakere sürecinde BM tarafının çözüm önerilerine evet diyen taraf hep Kıbrıs Türk tarafı olmuş, ancak Rum tarafı anlaşmaya yanaşmamış, Kıbrıslı Türklerle ortak bir hayatı reddetmiştir.

Kıbrıs Rumlarının arasında, Kıbrıs Türklerinin yönetimden uzaklaştırılması üzerine  görüş ayrılıkları belirmeye başlamıştır. EOKA’cılar arasında ortaya çıkmaya başlayan görüş ayrılıkları, Türkiye’nin müdahalesinden çekinen ve Türkleri ekonomik yolda yenmeyi düşünen Makarios ile acil sonuç alınmasını aisteyen eski cuntacıları içeren EOKA-B’cilerin karşı karşıya gelmelerine neden olmuştur.

Yunan Cuntasının desteğiyle 15 Temmuz 1974 tarihinde  EOKA lideri Nikos Sampson, Ada’yı Yunanistan’a bağlamak için Makarios’a karşı bir darbe gerçekleştirerek iktidarı ele geçirmiştir. Kıbrıs’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne kasteden bu hareket karşısında Türkiye, 1960 Garanti Andlaşmasına binaen, İngiltere’ye ortak müdahale teklifinde bulunmuştur. İngiltere’nin olumsuz cevap vermesi üzerine Türkiye, Ada’daki Türklerin güvenliğini de dikkate alarak 20 Temmuz 1974 günü Barış Harekatı’nı başlatmıştır. Böylece Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı önlenmiş, Kıbrıs Türk halkının varlığı da güvence altına alınmıştır. Türk Barış Harekatı aynı zamanda Yunanistan’da Cunta idaresinin de sonu olmuş ve ülkeye demokrasi getirmiştir.

Viyana’da 2 Ağustos 1975 tarihinde BM gözetiminde Sayın Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides arasında bir nüfus mübadele anlaşmasına varılmıştır. BM Barış Gücü vasıtası ile uygulanan bu sözleşme ile Kuzey’den Güney’e yaklaşık 120 bin Rum, Güney’den Kuzey’e de 65 bin Türk geçmiş, böylece nüfus bakımından homojen iki kesim meydana gelmiştir. Bu iki kesim, 180 km boyunca uzanan ve genişliği 5 metre ile 7 km arasında değişen bir “ara bölge” ile birbirinden ayrılmıştır.

Günümüzde Kuzey Kıbrıs’ın 290.000 kişilik nüfusuna karşı, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde 800.000’in üzerinde Rum hayat sürmektedir. Kıbrıs’ta ayrıca Ermeni, Maruni ve Latin dini grupları bulunmaktadır. Kıbrıs Adası Türkiye’ye 71 km, Yunanistan’a ise 900 km. uzaklıktadır. Adanın yüzölçümü 9251 km2, KKTC yüzölçümü adanın %35,04’üne tekabül eden 3241 km2, GKRY yüzölçümü 5509 km2. Ara bölge ise 244,04 km2’lik bir alanı kaplamaktadır.

Görüldüğü üzere hep haksızlık yapan, ihanetin kapısını aralayan Yunanlılar ve Rumlar olmuştur. Lakin, Kıbrıs bütünü ile bir Türkiye toprağıdır ve bir gün sahibinin sınırlarına dahil edilecektir.

 

 

Devamını Oku

GELECEKTE TÜRKİYE DÜNYANIN NERESİNDE OLUR?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Öncelikle şunu söyleyelim, biz ne kahiniz ne de geleceği gören birisi… sadece Türkiye’nin mevcut dünya siyasi konjöktürü içerisinde son yirmi yıllık siyasi, ekonomik, teknolojik ve askeri başarılarına bakarak, bir gazeteci ve siyaset uzmanı olarak gördüğümüz resimlerin analizini yapıyoruz.

Burada elde tuttuğumuz ya da değerlendirmede bulunduğumuz diğer verilerde bulunmaktadır.

Bu veriler Türkiye’nin genel yapısı ile beraber dünya ülkelerinin de son yirmi yıllık süreçteki, değişim ve gelişimlerini kapsamaktadır.

Dünyanın lider ülkelerinin bu süreç içerisindeki gelişimleri, doğal olarak ülkelerin birbirlerine yaklaşmalarına ya da uzaklaşmalarına neden olmuştur.

Bu yakınlaşmaların ya da bloklaşmaların en belirgin sebebi, teknolojik buna bağlı olarak ta ekonomik büyümelerdir.

Özellikle Abd’nin son seçimleri sonrası ”BİDEN” başkanlığında Trump yönetiminin tam tersi bir politika izlemesi, yeni bloklaşmaların önünü açmıştır.

Yine, Biden Meksika sınırındaki göçmenlere uygulanan amborları hafifletmiş hatta kaldırmış, İran ile olan görüşmelerin yeniden başlayabileceği konusunda mesajlar vermiş ve ilk görüşmelerde başlamak üzeredir.

Abd’nin bu ve benzeri siyasi yaklaşımları, en büyük rakipleri olan Çin ve Rusya’nın kendi güçlerini artırma adına, başka ülkelerle olan bloklaşma çabalarını artırmıştır.

Çin ile Rusya’nın önderliğinde İran hatta Pakistan’da bu grup içerisine dahil olmuştur.

Amerika, Avrupa birliği ülkeleri ile ayrı bir blok oluşturmuş olsa da kendi içerilerinde tam müttefiklik konusunda zaman zaman çatırdamalar mevcuttur.

Bu çatırdamların en büyük sebebi Avrupa Birliği ülkeleri içerisindeki ekonomik dengesizlikler ve çıkarların farklılaşmasıdır.

Yunanistan gibi batak konumdaki bir ülkeye yardım etmek zaten zorda olan Avrupa Birliği ülkelerini dahada zora sokmaktadır.

Yine kendi içlerindeki demokratik yapılar içerinde büyüyen çatlaklar diğer bir sorundur.

Bununla beraber doğu blok ülkelerinde de mevcut sıkıntılar devam etmektedir.

Nitekim Suriye konusunda Rusya, İran ve Çin tam bir ortak fikire varamamıştır.

Bu siyasi bağlantılar içerisinde, en dengeli ilişkileri yürüten ülke Türkiye olmuştur. Ve bu denge politikası devam etmektedir.

Öncelikle, tüm bloklar içerisinde hiç bir gruba taraf olmadan tamamen Türkiye’nin menfaatleri yönünde hareket etmektedir.

Her ülkeye eşit mesafede durarak çok akıllı bir denge siyaseti yürütmektedir.

Her ne kadar taraf olmasını isteseler de kesinlikle taraf olmamakta ve dengeyi bozacak hiç bir siyasi tavır içerisine girmemektedir.

Burada Türkiye’nin dikkat etmesi ve uygulması gereken iki konu vardır.

Birincisi, teknolojik istikrar ve istikbalinden kesinlikle  taviz vermeden, her şart altında yenilikçi ve değişimci bir sanayi ve teknoloji politikalarına  devam ederek, bunu tüm alanlarda uygulaması.

İkincisi, başlatmış olduğu Türki  Cumhuryetleri veya Türkçe konuşan ülkeler birliğini, yine her şart altında oluşturup lider ülke olarak dünyaya hükmetme ve yönetme arzusunu yerine getirmesidir.

Bunlar Allah’ın izni ile olduğunda, artık sömürülen ve ezilen bir ülke olmayacak ve kalmayacaktır.

Çünkü bizim ceddimizde olduğu gibi, bizlerde kan ve sömürü üzerine kurulu her türlü menfaatin karşısında olacağız.

Yeni dünya düzeni Türkiye olmadan olmaz ve bunu yapacak olan da Türkiye’dir.

Selam ve dua ile …

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Sitemizi kullanarak çerez kullanımını kabul etmiş olursunuz.