DOLAR %
EURO %
ALTIN
BITCOIN 4788223,51%
İstanbul
22°

AÇIK

02:00

İMSAK VAKTİ

EMİRHAN HINISLIOĞLU

EMİRHAN HINISLIOĞLU

12 Mayıs 2022 Perşembe

“Bu da Geçer Ya Hu”

“Bu da Geçer Ya Hu”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son yıllarda yaşadıklarımız malumunuz. Dünya’da ve ülkemizde 25-26 aylık bir pandemi dönemiyle birlikte başlayan stres, korku, ölüm adına her türlü acıları tattık. Bununla da yetinilmedi, ekonomi krizler, vatandaşın pandemi ve sonrasında ki yaşanan geçim derdi hala devam ediyor. Gıdadan, giyime. Sağlıktan eğitime kısaca; İğneden ipliğe her türlü sinsi ve ateşli oyunları da gördük. Devletimizin aldığı önlemlerle bu ateşi söndürülebilecekken yine o kötü niyeti kriz fırsatçıları hala bu ateşi körüklemeye devam ediyor. Yaşamakta olunan kötü senaryoların ardı arkası kesilmiyor. Kimileri bu fırsatı kendilerince kâra dönüştürürken, vatansever sorumlular bu ateşin sönmesi için cansiperane çalışıyor. Bu günlerde en çok yaşananlar üç aşağı beş yukarı hep aynı. Her konu bu zorluk ve mağduriyeti, her konu insanoğlunun birbirine yaptığı zulmü anlatıyor. İlkbaharın bereketini ağız tadıyla yaşamaya çalışırken manavdaki yangınları harlayanlar hala mesai yapıyor.  Çiftçinin, besicinin durumları ortada. Beslediği hayvanların yetiştirdiği ürünleri yine o kirlik zihinli çıkarcıların sabotesine uğruyor. Vatandaşın yaşama hakkını gasp ediliyor.

İnşaat sektörünün tekrar canlanması için devletimiz ilk kez ev sahibi olanlara yeni fırsatlar sunmak için birçok kolaylıklar müjdelerken, yine o karanlıkta sinsice bekleyen fırsatçılar evlerinin değerini yüzde yüz katlayarak vatandaşa bir darbe daha vurmak için anlık olayları değerlendiriyor. Evlerinde oturan kiracılara zulmedenlerin sayısı her geçen gün artarken ev sahibi ve kiracılar arasında cinayetlere varacak derecede tehlikeli kavgalar yaşanıyor.

Yine bir başka konu ise yanı başımızdaki iki komşumuzun savaşı hala devam ediyor. Avrupa ve Asya arasındaki ‘dünyanın jandarması benim’ kavgalarında olan yine masum sivil halka oluyor. Bugün en sıcak savaşı yaşayan Ukrayna’da yaşlı, kadın, çoluk ayırmadan tepelerinin üzerine bombalar atılarak hayatları söndürülüyor. Ülkemizde ırkçı ve faşist zihinler, mülteci, göçmen ve mazlum düşmanlığını hortlatmak için ortalığı karıştırıyor. Bu yaşananlar bizlere ne gibi bir mesaj ve ne gibi bir imtihana tabi tutuyor bilemiyoruz. En çaresiz ve umutsuz zamanlarımızda bile bir umudun bir güzel sebebin var olma beklentisi kalbimizin bir köşesinde ümitle bekliyoruz. Aslında en mutlu ve en mutsuz zamanların mutlaka bir sonunun olabileceğini, bu durumların mutlaka gelip geçici olduğunu da asla unutmayalım.

Tıpkı Haddad ile Şakir’in ibret verici hikâyesi gibi. Alınacak o kadar çok ders var ki. Zamanın birinde Dervişin yolu bir köye düşer. Köydekilere kendisine, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler kendilerinin fakir olduklarını misafir edecek o bölgede yaşayan iki zenginden bahsederler. Köylüler bunlardan birinin Haddad diğer kişinin ise Şakir olduğunu ama Şakir’in çok zengin ve yardımsever olduğunu kendisini misafir edeceğini söyler. Derviş hemen Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi misafir edilir ayrılma vakti derviş, Şakir’e teşekkür ederek, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir’’ der. Ardından ‘‘ Bu da Geçer Ya Hu ’’ diye cevap verir.

Derviş Şakir’in bu sözü onu çok meşgul eder. Birkaç yıl sonra Derviş’in yolu bu köye düşer. Şakir’i hatırlar yolda rastladığı köylülere Şakir’i sorar. Köylüler, Şakir’in çok fakir olduğunu, Haddad’ın yanında çalıştığını söyler. Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Şakir yaşlanmış, üzerinde eski giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felaketinde evi dâhil tüm servetini kaybetmiş. Oda Haddad’ın yanına sığınmış. Şakir ve ailesi de 3 yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir bu kez Derviş’i küçücük evinde misafir eder ve kendilerine bile zar zor yeten yemeği onunla paylaşır… Derviş vedalaşırken Şakir’e bu durumdan ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: Unutma, ‘‘Bu da geçer’’. Derviş bu sözü duyduğunda yine çok şaşırır. Şakir’in bütün malı mülkü yok olmuş ve acınılacak haldedir. Bu nasıl geçebilir? Derviş 7 yıl sonra aynı köye girdiğinde şaşkınlık yaşar. Çünkü Haddad ölmüş, ailesi olmadığı içinde malının tümünü Şakir’e bırakmıştır. Şakir yine bölgenin en zengindir. Derviş, Şakir için sevindiğini söyler ve yine o cevabı alır ‘‘ Bu da geçer ya hu ’’ Derviş birkaç yıl sonra o köyden geçerken Şakir’i sorar köylü Şakir’in öldüğünü, köyün en güzel tepesini işaret ederler. Derviş, Şakir’in mezar taşında: ‘‘bu da geçer’’. Derviş, “ölümün nesi geçecek” diye düşünür. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner. Ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi bırakmamıştır. Ülkenin sultanı, kendisine çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Hiç kimse Sultanı tatmin edecek böyle bir yüzük yapamaz. Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, Sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük Sultan’a sunulur. Sultan önce çok şaşırır ve sinirlenir; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer ya hu” yazmaktadır.

Kalın Sağlıcakla

Devamını Oku

Dünden yarına alışkanlıklarımız

Dünden yarına alışkanlıklarımız
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geldi gelecek derken Şehri Ramazana veda etmenin hüznünü yaşarken, bayrama erişmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Öncelikle okurlarımızın ve İslam âleminin Ramazan bayramını tebrik ediyor bayramların hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Yaklaşık iki buçuk yıl süren ve bizleri evlerimize kapatan koronavirüs (Kovid-19) salgınının hayatımızdan yavaş yavaş çekilmesiyle ülkeler olarak alınan tüm kısıtlamalardan ve tedbirlerden kurtulmanın yavaş yavaş sonuna geliyoruz.

Yine iki yıllık aradan sonra Ramazanı ramazan gibi doya doya layıkıyla yaşamaya tekrardan başladık. Gündüzleri oruçlarımızı tuttuk. Sonra iftarlarımızı açıp, namazlarımızı ve teravih namazlarımızı cemaatle camilerde topluca kıldık. Bu uzun ayrılıktan sonra İftar davetlerine katıldık. Dost ve arkadaşlarımızla bir araya gelerek hasret giderdik.

Bayram sabahı eskiden olduğu gibi yine topluca camilerimize giderek saf tutup bayram namazlarımızı omuz omuza kılmanın huzurunu yaşadık.  Bayram namazı sonrası mezar yatan akrabalarımızın ziyaretlerine gidip ellerimizi açıp ruhlarına Fatihalar, dualar okuduk. Gurbette ve uzakta olanlar memleketlerine gidip sıla-i rahim yapmanın sevincini yaşadı. Sevdikleriyle doya doya kucaklaşıp dost meclislerinde sohbetlerini kaldığı yerden devam ediyorlar.

Dedim ya; 2,5 yıllık ara verdiğimiz alışkanlıklarımıza salgının hayatımızdan yavaş yavaş çıktığı şu günlerde eski dönmenin planını yapıyor, sevincini yaşıyoruz. Ailesiz, akrabasız ve dostsuz geçirilen ‘yalnızlık bayramı’ndan kurtuluyoruz Elhamdülillah.

Koskoca 2,5 yıl alışkan olmadığımız bir sınav içerisinde ara verdiğimiz eski hayatımız ve alışkanlıklarımız için tekrar kendimize, çevremize ve yaşantımıza da yeniden bir format atmanın gayreti içerisine giriyoruz. Geçirdiğimiz pandemi sınavında ömrümüzün gönüllü hapis hayatımızda ki maddi ve manevi çok şeyler kaybettik.

Çevremizde, ailemizde, yakınlarımızda mahallemizde uzakta ve yakında ki sevdiklerimiz, akrabalarımız, arkadaşlarımız, yaşlı genç teker teker aramızdan yüreklerimizi acıta acıta ayrılıp teker teker gittiler. Gidişleri bizlere o kadar uzak oldu ki gidene ne bir veda nede yakınlarımıza destek olacak, teselli verecek birlikteliğe dahi fırsat bulamadık. Aile büyüklerimizin, dost akraba görüşmelerinin bittiği, ihtiyaç duyduğumuz anda yanlarında olmak istediklerimiz ile dahi bir araya gelemedik.

Sokağa çıkarken maskesiz, eldivensiz alışveriş yerlerine gidemedik, otobüs, minibüs, metro ve metrobüsler de yan yana, omuz omuza birlikte yolculuk dahi yapamadık. Maskesiz ve dezenfektesiz dışarı adımımızı dahi atamadık. Eve geldiğimizde tepeden tırnağa soyunup bol bol köpüklü sularla yıkanmadan odamızda oturamadık. Babalarımıza, annelerimize, eşlerimize, evlatlarımıza dahi doya doya sarılamadık koklayamadık öpüp bağrımıza basamadık. Evlerimiz boş kaldı. Bayramlarımız matemle geçti. İşyerlerimiz kapandı, çocuklarımız okullarına dahi gidemedi. Evlenme kararı alan çiftlerin düğünleri ertelendi. Kafeler, lokantalar, eğlence mekânları, sinema ve tiyatrolar kapandı. Hele hele kuaförler kapanırken eşimiz veya çocuklarımızın yardımıyla evde tıraş olmak mecburiyetinde kaldık. Hayatımız çevrimiçi olurken, hastalıklarımızı bile ertelemek zorunda kaldık.

‘Her şerde bir hayır, her hayırda bir şer vardır’ hadisinde olduğu gibi bu hastalıktan sonra bazı şeylerden ders çıkarıp programlı bir hayat yaşamaya gayret edeceğiz gibi.  Tabii ki şimdilerde ‘Yeni Normal hayatımız’a kaldığımız yerden devam ederken yeni alışkanlıklarımızda oluşacak. Artık hepimiz birçoğumuz alışkanlıklarımızı, değiştirmek durumunda kalacağız. Sarılmayı, öpüşmeyi, kucaklaşmayı, asker uğurlamalarımızı, çocuklarımızı öperek sevmemizi, Bir yerlerde karşılaştığımız eş dost ve akrabalarımla kucaklaşıp, sarılmalarımıza dahi çok mesafeli ve dikkatli olacağız. Evlenen yakınlarımıza sarılmayı, hasta olan kişiye ziyarete gitmeyi, seven kişiler olarak bu duruma belki biraz zor alışmak zorunda kalacağız.

Bundan sonra mümkün olduğunca temassız yaşamayı ilke edineceğiz. Selamlaşma şeklimizi dahi değiştireceğiz, belki el sıkışmayı bile unutacağız, Sarılıp öpüşmeyi zaten uzun süre hayatımızdan çıkarmak zorunda kalacağız. Dışarıya çıktığımızda, toplu olan alanlardan ya uzakta kalacağız veya yanımızda taşıdığımız maskemizi takacağız. Kısaca kişisel önlemlerimiz salgında aldığımız önlemler gibi hep tetikte bulunacağız. Evlerimizde annelerimizin, eşlerimizin günlük rutin işlerine salgın zamanındaki gibi yardım etme alışkanlığımızı devam ettireceğiz. Ev içerisinde ortak kullandığımız alanlardaki temizliğe, ortak kullandığımız eşyalara daha mesafeli olacağız. Kısaca kendimizi yeniden yapılandırıp insancıl ve naif yönlerimizi keşfetmeye başlayacağız.

Kalın Sağlıcakla

Devamını Oku

Yine aynı terane!…

Yine aynı terane!…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Her yıl 24 Nisan tarihinde tekrar tekrar gündeme getirmeye çalışılan, hayali senaryonun olmayan bir soykırımın savunuculuğu yapılıyor. Ve bu sözde soykırım savunuculuğu ateşini harlayan Batılı ülkeler hiç bıkmadan emellerine ulaşana kadar bu meseleyi götürmek istiyor. Oysa onlarda biliyorlar Türkler tarihin hiçbir zamanında zulme ve katliama bulaşmamış tek millettir. Yüzyıllardır vatansız yurtsuz Ermenileri tarihin her safhasında koruyan, kollayan, iş ve aş veren, yer ve yurt edinmelerine vesile olan yine Türklerdir. Eğer Ermenilere katliam yapmış olsaydı Türkler: 1071 yılında Malazgirt Zaferi’nden sonra Alpaslan Ermenileri Bizans zulmünden kurtarmazdı. Fatih Sultan Mehmet, 1473 yılında Otlukbeli Savaşı ile Doğu Anadolu’da hüküm süren Akkoyunluları yendikten sonra Ermenilerin koruyucusu olmazdı. 1915 yılına kadar Türklerin himayesinde dillerinde, dinlerinde, kültürlerinde, sanat ve ticaretlerinde serbest mutlu yaşayabilir miydiler?

Birinci Dünya Savaşı’nda (1915-18) Türk Ordusu o tarihlerde İran, Irak, Suriye, Filistin, Çanakkale, Doğu Anadolu, Kafkasya gibi birçok cephede savaşıyor, Ruslar, Kars, Trabzon ve Erzurum’u işgal etmişti. 1917’de Rusya’da çıkan Bolşevik ihtilali ile Rus ordusu Anadolu’dan ordusunu çekmeye başlar. Bunu fırsat bilen Ermeni çeteleri Rusların silahlarını ele geçirerek kanlı bir katliama başlar. Erzurum, Van, Bitlis ve Muş’ta savunmasız binlerce yaşlı, kadın çocuk demeden vahşice öldürdüler. Osmanlı Devleti bu katliamları durdurmak ve önlemek amacıyla Mayıs 1915’te tehcir-sürgün kanununu çıkarmak zorunda kalır.

Yurt içinde sivil halka korkunç işkenceler yapan, ülkesine ihanet eden vatanın dört bir yanında isyanlar çıkaran, kilise ve okullarında silah ve cephane yığan Ermeniler yasa doğrultusunda Suriye, Lübnan, Suriye gibi Osmanlı topraklarına kontrollü bir şekilde sürgüne gönderdi. Osmanlı o gün halkının mal ve can güvenliği için aldığı doğru bir karardır tehcir. O gün sadece Ermeni ordusuyla Ermeni çeteleriyle savaşılmış. Bu olayların mağduru olan Osmanlı halkı. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu Anadolu’da yaptığı incelemelerde Ermeni çetelerince 125 bin şehidimizin olduğunu belgeledi.

Ermenilerin bu ilk vukuatları değildi tatbiki; 1800’lü yıllarda Ruslar Ermenileri Türklere karşı kışkırtılmaya başladı.1804, 1813 ve 1828 Osmanlı Rus Savaşlarından sonra Anadolu ve İran’daki Ermenileri Azerbaycan’a götürüp tampon bir topluluk oluşturuldu. Ermeni Papazlarıyla, Hınçak ve Taşnak çeteleri silahlandırılıp eğitildi. Sonra da Anadolu ve Azerbaycan’da katliamlara başladılar. 1890’da Adana ve İstanbul’da büyük isyanlara başlayan Ermeniler 1882-1893’da Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon’da, 1893-1895’de Kahramanmaraş Sason ve Zeytun’da katliamlar yaptılar. Bu katliamlar o tarihte Fransa’da Le Petit Jurnal gazetesinde yayınlandı. 1905’de Osmanlı İmparatoru II. Abdülhamit’e bombalı suikast düzenleyende yine Ermenilerdi. 1909’da Adana’da, 1914’te Kahramanmaraş ve Muş’ta 50 bin insanımızı katlettiler. 1914 Sarıkamış savaşlarında ordularımızı arkadan vurdular. 1915’te Ruslarla birlikte girdikleri Van Bitlis ve Muş’ta 179 bin Müslüman halkı yok ettiler. Erkeklerin savaşta olduğu korumasız sivil insanlarımızı camilere, ahırlara, samanlıklara doldurarak diri diri yaktılar. Ordumuza giden silah ve mühimmatlara gasp ettiler.

1935 yılında Bükreş’te büyük Ermeni kongresinde konuşan Ermenistan Başbakanı Ohannes Kaçaznuni bütün suç bizde, Rusya İngiltere ve Fransa tarafından kandırıldık, kullanıldık, Türklere karşı ihanette bulunduk diyor. Birinci Dünya savaşı günlerinde Rus Yarbay Tverdohlebov’un “I Witnessed and Lived Through, Erzurum 1917-1918/ Gördüklerim Yaşadıklarım)” ve Fransız yazar Pierre Lyautey’in yazdığı “Le Drame Oriental” kitapları Ermeni ihanet ve katliamlarını dile getirmektedir.

Hala daha Ermeni soykırımı iddialarının savunucusu olan Ermenistan yönetimi ve Ermeni diasporası, bir yandan Ermeni terörünü unutturmaya çalışırken, diğer yandan da terör örgütleri ve teröristleri anmak ve yüceltmek amacıyla çeşitli faaliyetlerde bulunuyor.

Daha yakın tarihimizde yaptıkları katliamları hala yüreğimizi yakıyor. Büyük çoğunluğu ASALA ve JCAG gibi Ermeni terör örgütlerinin saldırılarında, bugüne kadar 31’i diplomat ve aile mensubu 77 vatandaşımız hayatını kaybetti. Bugün pek çok Amerikalı tarihçi, devlet adamı, asker ve sosyologların raporları ve kitapları tamamen Ermenilerin Türklere soykırım uyguladığını kanıtlayan eserlerdir.  Amerikan Devlet Başkanı Reagan’ın hukuk danışmanı Bruce Fein 1998 yılında, Amerikan arşivlerini taradığını ve bu arşivlerde Ermenilerin 2 milyon Türk’ü katlettiklerinin belgelerine ulaştığını belirtiyor.

Tüm şehitlerimize Allahtan rahmet diliyor, her kim soykırım var diyorsa tarihimizi iyi okumalarını tavsiye ediyor, bu katliamları gerçekleştiren Ermeni çetelerini ve onlara destek veren ülkeleri Allah’a havale ediyorum.

Kalın Sağlıcakla

Devamını Oku

Oruç Müslümanın hem borcu hem kalkanıdır

Oruç Müslümanın hem borcu hem kalkanıdır
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ha geldi, gelecek, geliyor dediğimiz Mübarek Ramazan ayı manevi iklimimizin üzerine açan bir gül misali geliverdi. Sağlıklı olarak bu yılda oruçlarımızı tutmayı nasip ettiği için Rabbimize binlerce şükürler olsun. Bütün duaların gül koktuğu oruç ayının her gününü Kur’an’la, niyazla, geçiren rahmetiyle bereketiyle hayatımıza renk, maneviyatımıza güç katıyor.

Yüce Allah kullarına; 11 ay boyunca her türlü nimeti tüketmede gösterdiği cömertliğini, maneviyatımızdaki, ruhumuzdaki ve zikrimizdeki nefsi terbiyenin sabrını da yılda sadece bir ay oruç ile yükümlülük veriyor bizlere. Bu yükümlülükte kullarına sadece 1 ay “bir şeyden uzak durmak, bir şeye karşı kendini tutmak, engellemek” gibi yeme içme gibi, bedenine, ruhuna, nefsine kısaca tüm bedenine de oruç tutturmamızı emrediyor. Orucun farz kılındığını Kur’an-ı Kerim’de şu ayetlerde görüyoruz:

“Ey iman edenler! Sizden öncekilere olduğu gibi, size de oruç tutma yükümlülüğü getirilmiştir; bu sayede kendinizi koruyacaksınız. Oruç sayılı günlerdedir. İçinizden hasta veya yolculukta olanlar başka günlerde tutabilirler; hasta veya yolcu olmadığı halde oruç tutmakta zorlananlar ise bir fakir doyumluğu fidye vermelidir. Daha fazlasını veren, kendine daha fazla iyilik etmiş olur; fakat yine de, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” (el-Bakara 2/183-184).

Peygamberimiz’den nakledildiğine göre, orucun bu yönüne ilişkin olarak Allah, “Oruç benim içindir; onun karşılığını ben vereceğim” (Buhârî, “Savm”, 2, 9; Müslim, “Sıyâm”, 30) buyurmuştur. Onun içindir ki; oruç tutanlar için cennette özel ayrılmış “reyyân” adlı kapısının varlığından da bahsedilir. (Buhârî, “Savm”, 4)

Oruç, nefsin isteklerinden uzak durmakla irade eğitimine, açlık ve susuzluğun verdiği sıkıntıya dayanmakla da sabır eğitimine tabii tutuluruz. İnsanın hayatta başarılı olabilmesinde irade hâkimiyeti ve güçlükler karşısında dayanabilme gücünden geçmesi önemli ise, oruç nefsin istekleri kontrol altına almasında, ruhun arındırılıp yüceltilmesinde etkili bir yoldur. Müslümanları içinde oruç, yoksulları daha iyi anlamada, onların sıkıntılarını gidermesine de vesile olur. Orucun, dinimizde önemli bir yeri vardır.

“Oruç sabrın yarısıdır” (Tirmizî, “Da‘avât”, 86) diyen ve orucun Allah için olup mükafâtını da kendisinin hesapsız olarak vereceğini bildiren hadislerin ortak anlamı, orucun sabır boyutunu ve bunun fazilet ve sevabının yüksekliğini anlatır. Orucun sağlık açısından pek çok yararları hekimler tarafından ifade edilmektedir. Bir yıl boyunca çalışan insan vücudunun bir dinlenme ve bakıma alınması gibi görülsede, orucun mide ve sindirim organlarının dinlenmesi için iyi bir aylık zaman aralığı olarak görülmesidir.

Oruçla ilgili olarak ilki kutsî hadis olmak üzere Peygamberimiz’in bazı sözleri şöyledir: “Kim iman ederek ve sevabını Allah’tan umarak ramazan orucunu tutarsa önceki günahları affedilir” (Buhârî, “Savm”, 6), “Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki; oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha hoştur; Allah der ki: Ağzı kokan şu kul şehvetini, yemesini, içmesini benim için terk ediyor. Mademki sırf benim için oruç tutmuş, o orucun ecrini ben veririm” (Buhârî, “Savm”, 9; Müslim, “Sıyâm”, 164), “Her bir iyilik için on mislinden yedi yüz misline kadar karşılık olabilir; fakat oruç başkadır. Çünkü oruç benim içindir ve onun ecrini ben vereceğim” (Müslim, “Sıyâm”,164; Nesaî, “Sıyâm”, 42), “Oruç bir kalkandır” (Buhârî, “Savm”, 9; Tirmizî, “Îmân”, 8).

Talha b. Ubeydullah -radıyallahu anh-‘dan rivayet edildiğine göre şöyle Necid ahâlisinden saçı başı dağınık bir adam Hz. Peygamber’e gelerek:

-“Ey Allah’ın elçisi! Allah’ın beni yükümlü tuttuğu orucun miktarını söyle” demiş, Peygamberimiz “Ramazan ayını oruçlu geçir” buyurmuş, adam bu defa “Bunun dışında başka oruç tutmam gerekiyor mu?” diye sormuş, Peygamberimiz de “Hayır, yükümlü olduğun başka oruç yoktur. Fakat, nâfile olarak tutabilirsin” cevabını vermiştir. Adam aynı şekilde sorularına devam ederek zekât, namaz ve hac konusunda bilgiler aldıktan sonra “Sana ikramda bulunan Allah’a yemin olsun ki, bu söylenenlerden fazla bir şey de yapmam, eksik de bırakmam” diyerek çekip gitmiş, Peygamberimiz de arkasından şöyle söylemiştir: “Şayet dediğini yaparsa bu adam kurtulmuştur” (Buhârî, “Savm”, 1; Müslim, “Îmân”, 9).  Ufаk ama huzurlu sofralarınızda bоl ve bereketli iftаrlаr dilerim, Ramazan Ayınız mübarek olsun

Kalın Sağlıcakla

Devamını Oku

Satmıyorsan çöpe de atma!

Satmıyorsan çöpe de atma!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son zamanlarda internette dolaşan videolara sizlerde bakmışsınızdır veya birileri sizlere bahsetmiştir. Kamyonlar dolusu kasalar içerisinde veya çuvallara doldurulmuş; domates, salatalık, biber, patlıcan, kabak, patates, soğan ne varsa şehrin dışında izbe olan boş araziye veya akarsu kenarlarına kasa kasa dökerken çekilmiş videolar internette dolaşıyor. Vah ki vah…

Videoyu seyreden kişiler, rahmetin, bereketin, paylaşmanın ve yardımın rahmete döndüğü hele ki Ramazan ayında, çoğu Müslüman olan bu ülkede, bu zulmü, bu alçaklığı yapanlar hiç mi ama hiç mi sıkılmaz utanmaz veya arlanmazlar. Dünya’nın dört bir yanında hatta ülkemizde dahi ihtiyaç sahibi milyonlarca aç insanlar varken, tonlarca taze gıdayı çöpe dökerken hiçmi utanmadınız, hiç mi sıkılmadınız?

Defalarca seyrettiğim bu videolarda benim gibi binlerce insanın tepki koyduğuna eminim. Son aylarda zamların vurduğu sektörler elbette var. İmalat ve üretimde sıkıntıları olan esnafın, tüccarın, sanayicimiz çok zor durumda. Çiftçimiz ve besicimiz tohum, yem ve gübre fiyatlarındaki artışlar karşısında eziliyor. Çftçimiz ve besicimizi bitme noktasına getirenler inanın bu ülkeye ve insanlarımıza ihanet edenlerden başkaları değildir. O dalından koparılmış taze sebzeleri köylümüz, çiftçimiz çöpe atmıyor, kimin attığını artık herkes biliyor.

Ülkemizde ne yazık ki üreticiden tüketiciye gelen ürünlerde aracı olarak birden fazla kişilerin piyasayı ellerine geçirmiş gıda darbecilerinden başkası değil. Ziraat odaları başkanları bas bas bağırıyor, “çiftçinin ve besicinin durumu kötü.” Devlet desteğini verse de ürününü alan bu aracılar tarladan hale oradan manava gelene kadar fiyatları 1’e 600, 1’e 700 artırıyor. Yoksa bu ülkede arz talep konusunda bir sıkıntı yok. Sıkıntı bu insanların vatandaşı nasıl kazıklaya bilirimin derdinde olanlardan başkası değil.

Bu ülkede Ramazan ayında herkes hayrını ve yardımını yapıyor. Fakir halk doyuruluyor Allah’a şükürler olsun ki hayırsever halkımızın sayısı çok fazla.  Sıkıntı çiftçimizi ve besicimizi sömüren bu insan kurtlarından başkası değil.  Dün yağa, şekere, una, peynire, ete, süte ayar çekenler, bugün sebzeye ve meyveye ayar çekiyor, hala çekmeye de devam ediyorlar.

Bugün zincir marketler dâhil, manavda sebze fiyatları almış başını gidiyor. Hâlbuki şu anda Türkiye’den en çok sebze ve meyve ihraç ettiğimiz Ukrayna ve Rusya’ya savaş sebebi ile sebze ve meyve gönderilemiyor. Buda iç piyasada tüketilmesi gereken fazla ürünler olarak bazı satıcının elinde kalıyor. O çöpe dökülen mallar var ya işte  o depolardaki ürünlerin iç piyasaya sürülmesini istemeyen bazı aracıların işi. Çiftçiden 3 liraya aldığı biberi 43 liraya satacak, patlıcanı 35 liraya satacak, domatesi 28 liraya satacak, salatalığı 20 liraya satacak. Sütü Anadolu’da kooperatifleşemeyen canım besicimin elinden 3,5 liraya alacak paketleyip 11 liraya satacak, yoğurdu ve peyniri istediği fiyatlarda piyasaya sürecek yine o bazı kişiler değil mi? Yazık hem de çok yazık.

Bugün o çöpe attığın, nimet olarak nitelendirdiğimiz ürünleri çöp yerine fakir fukaranın mahallesine götürüp bedava dağıtsan ne olur. Ucuza satmıyorsan satma ama çöpe de atma.  Dağıtacağın o mal aslında senin kazancının zekâtı olabilir, O çöpe attığın ürünü görüp sana beddualar edenlerin o hayırla birlikte sana kalben, gönüllerden edilmiş dualara dönebilirdi.

Allah’ı Teâla dönem dönem insanlara bolluk ve kıtlığı verir ki kulunun bu durumlardan bir ders bir ibret alsınlar ve kendilerini düzeltsinler diye. Bugün işte öyle bir dönemden geçtiğimizi görüyorum.

Çok önemli bir hususun altını çimekte fayda var. İnsanın hayatını idame ettirmesi için gerekli olan en temel ihtiyaçları var. Bunlar; Et, süt, peynir, yağ, şeker, un, pirinç, makarna, yumurta, salça, ekmek, meyve ve sebze. Bu ürünlerin fiyatları birilerinin iki dudağı arasında artırılıp düşürülmeden enflasyon oranında alt ve üst fiyat olarak sabitlenmesi.  Ülkemizde daha birçok sorun var ama bunların en önemlilerinin başında yine ev kiralarının fırsatçılar tarafından bire üç artırılması, bununda biran evvel çözülmesi gerekiyor. Haydi, siyasetçilerimiz top sizde,  elinizi taşın altına koymanın vakti geldi de geçiyor bile… Bozun şu dünya hırsıyla düzeniyle oynayan gafillerin kötü oyununu. Bozun ki, güzel ülkemizde inandığımız gibi yaşayıp, ticaretimizi ve hayat şartlarımızı ona göre ayarlayıp birlik ve beraberlik içerisinde hep birlikte yaşayalım.

Kalın Sağlıcakla

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.