12 Mayıs 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı 25.357.290 kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 18°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
MESUT ÇOBAN

MESUT ÇOBAN

07 Mayıs 2021 Cuma

NİMETLERE KARŞI ŞÜKÜR BORCUMUZ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

“İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirip yan çizer. Kendisine şer dokununca da umutsuzluğa düşer.” (İsrâ, 17/83.)

Yüce Rabbimiz bizleri en güzel bir şekilde yaratmış ve sayısız nimetlerle donatmıştır. Şükrettiğimiz zaman bu nimetlerin arttırılacağı, nankörlük ettiğimizdeyse  sahip olduğumuz nimetlerden mahrum kalacağımız ayette açıkça haber verilmektedir. Kulun Allah’a şükretmesi, Allah’ın nimet ve ihsanlarını görerek  O’na övgüde bulunması ve kulluğa devam etmesi ile olur. Çünkü insanın, kulluğa devam etmesi şükrünü ve Allah’a yakınlığını artırır.

Bazı nimetlere sahip olmak, başkalarına karşı haksızlık gerekçesi olmamalıdır. Nimete şükür, o nimete sahip olamayanları küçümsemeye ve onlara zulmetmeye sebep değildir. Aksine insanın sahip olduğu nimetler, alçak gönüllülüğünü artırmalı ve daha çok şükretmesine vesile olmalıdır.

Peygamberimiz (s.a.v) de çokça ibadet etmekle şükreden bir kul olmanın mutluluğuna erdiğini haber vermiştir. (Buhârî, Tefsirû Sûre, (48), 2; Müslim, Münafikîn, 81.) Yazımızın başında  geçen ayette, kişinin şükürden ve Allah’ı anmaktan yüz çevirmesi; O’na itaat etmemesi, büyüklük taslayarak arkasını dönmesi, bir hastalığa yakalandığı, fakirlik ya da sıkıntı ile karşı karşıya kaldığında Allah’ın rahmetinden ümidini kesmesi yahut tamamen ümitsizleşmesi şeklinde yorumlanmıştır. İnsanın yapısında nimetlere karşı şükür borcunu yerine getirememe hususunun bulunduğu değişik ayetlerde ifade edilir.

Mesela, denizde boğulmak üzere iken kurtulup tekrar eski hâllerine dönenler, düşman, hastalık, fakirlik gibi belalardan Allah’ın inayeti ile kurtulduktan sonra yine nankörlük yapanlar nimetlere karşı şükür borcunu yerine getirmeyenlere örnek gösterilir. (Lokman, 31/32; En’âm, 6/62-63. ) Kişi, sanki içinde bulunduğu bu nimetleri, daha önce Rabbi vermemiş gibi, elinden gidince geçmişi tamamen unutur, gelecekten de umudunu keser. Oysaki bu nimetleri önceden veren Cenab-ı Hak bunları insana yine verir, O’na şükretmesi, tövbe ve istiğfara yönelmesi gerekirken hemen feryat eder ve nimetlere karşı nankörlük gösterir.

İnsanın nankörlüğü ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.”(İbrâhîm, 14/34.)

Maalesef zaman zaman hepimiz ya nimetlere karşı nankörlük içinde bulunuyor ya da nankörlük içinde bulunanlara şahit oluyoruz. Kur’an’da insanın musibetler karşısındaki zayıflık  , acelecilik , hırslılık ve nankörlük gösterdiğine dikkat çekilmiş, bu arzu ve isteklerin kontrol altına alınması, esiri olunmaması istenmiştir. Demek ki  fıtratımızda mevcut olan bu niteliklerimizi kontrol altına almamız, bu nimetleri dilediğine veren, dilediğinden alan kullarına rahmetiyle tecelli eden yüce Rabbimizin nimetlerine şükretmemiz bir kulluk borcumuzdur. Yukarıdaki ayetin devamında kendilerine nimet verilen kimselerin bu nimetlerden mahrum kaldıkları zaman ümitsizliğe kapıldıkları belirtilmektedir. Öyle ki insan, hasta iken iyileştiğinde, fakir iken zenginleştiğinde, zayıf iken güçlendiğinde hemen şu düşünceye kapılır. “Bütün o kötülükler benden uzaklaşıp gitti. Bir daha başıma hiçbir sıkıntı gelmeyecek” zanneder. Bu sıkıntıdan kendi kendine kurtulduğunu düşünerek şımarır, verilen nimetin hakkını eda edecek ve şükredecek yerde, onunla başkalarına tahakküm kurmaya başlar. Oysaki bazen yoklukla bazen de bollukla imtihan edildiğini unutur.

Oysa Rabbimiz bize “Hayır, yalnız Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol.” (Zümer, 39/66.) buyurmuştur. Allah (cc), en seçkin varlık olarak yarattığı bizleri akıl, düşünme ve irade gibi üstün yeteneklerle donatmış, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bir lütuf olarak hizmetimize sunmuş ve bizlere sayılamayacak kadar çok nimetler vermiştir. Yeryüzü, karasıyla deniziyle, gecesiyle gündüzüyle içerdiği maddi ve manevi bütün nimetleriyle hayatımızı devam ettirmemiz ve ihtiyaçlarımızı karşılamamız için mükemmel bir şekilde düzenlenmiştir.

Şükür, Allah’ın lütfettiği maddi ve manevi sayısız nimetlere karşı, O’na iman, itaat ve ibadet ederek, minnet ve şükran duygularımızı ifade etmektir. Dolayısıyla bir insanın şükür sorumluluğunu yerine getirebilmesi için sadece, “Çok şükür Yarabbi, hamdolsun” gibi dil ile birkaç kelimeyi söylemesi yeterli değildir. Allah’a gerçek manada şükür; kalp, dil ve diğer organlarla birlikte yapılır. Bu itibarla şükür, Allah’ın varlığını, birliğini, yüceliğini ve rızık verici olduğunu ikrar edip, O’na iman etmek ve O’nu sevmektir. Ayrıca O’nu övmek, şükür ifade eden sözleri söylemek, itaat etmek, isyan etmemek, verilen her nimeti Allah’ın razı olacağı biçimde değerlendirmektir. Şükür, Allah’ın insana verdiği nimetlerden başkalarını da faydalandırmaktır. Buna göre helal kazancımızın şükrü, zekât, sadaka ve yardımlaşmadır. Öğrendiğimiz faydalı bilgileri önce kendi yaşantımızda uygulayarak başkalarına öğretmek, ilim nimetinin şükrüdür. Gençlikteki enerjimizi, insanlığın hizmetine adayarak faydalı birer insan olmak da gençliğimizin şükrüdür.

Şükür, Allah’ın bize ihsan etmiş olduğu nimetlerin artmasına, isyan ve nankörlük ise bu nimetlerin kaybolmasına sebebiyet verir. Bu nedenle nimetlerin artışı veya yok oluşu bir manada bizim tutum ve davranışlarımıza bağlıdır.

O halde, her birimiz Allah’ın vermiş olduğu sayısız nimetlere karşı şükrümüzü belirterek, bunu davranışlarımızla da ispatlamamız gerekir.

 

Devamını Oku

Sadaka Berekettir

1

BEĞENDİM

ABONE OL

“Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (Onların kalplerini yatıştırır). Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”(Tevbe, 9/103. 9)

Sadaka, ihtiyaç sahiplerine Allah rızasını gözeterek sevgi ve merhamet duyguları ile verilen şeylerdir. Sadakanın Kur’an-ı Kerim’in değişik yerlerinde zikredilmiştir. Sadaka, insanın kalbini temizler,Allah’ın rızasını celbeder, malımızı da kirden, beladan korur. Yukarıdaki ayet-i kerimede Peygamberimizin şahsında tüm Müslümanlara hitaben, verilen sadakaların temizleyici olduğu belirtilmektedir. Vereceğimiz sadakalar Allah katında hatalarımıza ve günahlarımıza kefaret olacak ve onları temizleyecektir. İşlediğimiz günahların bağışlanması için sadaka vermeyi bir alışkanlık hâline getirmeliyiz.

Sadaka Malı Temizler ve Bereketlendirir .Nefislerimizin manevi kirinin temizlenebilmesi, Allah katında mükâfatımızın çok olabilmesi ve de malımızın bereketi için sadaka vermek gerekir. Bu durumlar gerçekleştiği zaman iç huzurumuz sağlanacaktır. Sadakası verilen mal bereketlenir ve Allah katında değerlenir. Bu konuda Peygamberimiz (s.a.v) de: Allah sizden birinin tayını yetiştirdiği ve geliştirdiği gibi sadakası verilen malı da nemalandırır” buyurmuştur. (Buharî,“Zekat”)

Malımızda fakirin, gücü yetmeyen insanın hakkı vardır. Sadaka ile bu insanların hakkını ödemiş oluruz. Bunun yanında vereceğimiz sadaka ile bu insanların gönlünü alır, olabilecek kıskançlık ve düşmanlık duygularını da temizlemiş oluruz. Sadaka manevi olarak da malımızı temizler. Çünkü fakirin hakkının verilmediği; dulun, çaresizin duasının alınmadığı mal, bir anlamda kirli sayılır. Biz sadaka verirken aslında kendimize iyilik yapıyoruz. Sadaka ile malımız bereketleniyor. Kalbimiz huzur buluyor. Hayır, dua kazanıyoruz. Vereceğimiz sadakalar günahlarımıza kefaret oluyor. Bütün bunlardan sonra karşımızdaki insanlar vereceğimiz sadakalardan yararlanıyor.

İnsan, belli bir süre için bu dünyada yaşar ve ölünce kazandığı mülkü bu dünyada kalır. Ölen insanın mülkü ya varislerine kalır ya da satılarak başka insanlara geçmiş olur. Bazen mülk sahibi olanların darlık, geçim sıkıntısı, iflas gibi nedenlerle varlıklarını ellerinden çıkarmak durumunda kaldığı görülür. Diğer yandan kayıp, doğal afetler, yangın, deprem gibi nedenler de mülkün elden çıkmasına neden olur. Bir anda varlıklı insanlar, muhtaç ve fakir duruma düşebilir. Yunus Emre’nin meşhur deyişiyle: ‘mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi, mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan’ gerçeğini unutmamalıyız . Bugün sahibi olduğumuz şeyler, dün başkalarınındı. Bizim elimizden çıktığı anda veya öldüğümüzde de başkalarının eline geçecektir. Geçici dünya malı ile avunmak veya oyalanmak insana, Rabbine karşı kulluğunu ve ödevlerini unutturabilir. Ayrıca sahip olunan mal ve mülkle övünmek ve böbürlenmek asla doğru değildir. Mülkün gerçek sahibi olan Allah(cc) dilediğine dilediğini verir, dilediğinden de dilediğini çekip alabilir. Sahip olduğumuz şeylerin aslında  bizlere birer emanet olduğunu bilmeliyiz. Sahip olduğumuz her şey Rabbimizin bizlere birer ikramıdır ve imtihan sebebidir. Mal ve mülkle gururlanmak ve bunları Allah yolunda değerlendirmemek insana yakışmaz.

Sadaka vermek aynı zamanda dini bir sorumluluktur.                                                              Yüce Allah, insanları verdiklerini doğru yolda kullanıp kullanmadıkları ve nimetlerin şükrünü yerine getirip getirmedikleri noktasında denemektedir. Rabbimiz, mülkün emanetçisi kıldığı kullarına bu mal ve mülklerinden fakir ve muhtaçlara verilmesini emreder. ‘Eli geniş” olanların, fakirlere de bu imkânı sağlamasına “infak” diyoruz. Buna göre infak aslında sadece bir “ihsan” değil, aynı zamanda bir görevdir.Allah(c.c), mutlak hâkimdir ve  dilediği şekilde tasarruf eder, rızkı belirli bir ölçüye göre verir, daraltır, genişletir, çünkü mülkün sahibi O’dur. İnsan için dünya hayatını bir imtihan sahası kılmıştır. Bu nedenle bütün insanların aynı imkânlara sahip olmalarını hikmetine uygun görmemiştir. Birçok hikmetlerinin yanında bir tanesi de; toplumu oluşturan bireyler arası birlik ve beraberliği sağlamak, dayanışma ve kaynaşmayı, sevgi ve saygıyı oluşturacak bir ortamı hazırlamaktır. Bunun için de insana, gücü ölçüsünde birtakım ibadetler farz kılınmış, bazı görev ve sorumluluklar yüklemiştir.

Allah, sahip oldukları malları insanlara dünya hayatında “emanet” olarak vermiştir. Bu emanet, belli bir vakte kadardır ve elbette günü geldiğinde hesabı sorulacaktır. Helal yoldan mülk kazanmak ve bunları helal yollarda kullanmak esas olandır. İnsan, malın gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmek ve malı O’nun emrettiği biçimde harcamakla yükümlüdür.

Hiçbirimiz, sahip olduğumuz mal ve mülke güvenmemeliyiz. Ancak mülkün gerçek sahibi olan yüce Rabbimize güvenmeli, O’nun verdiği mal ve mülkün şükrünü yerine getirmeye çalışmalıyız.

Devamını Oku

SILA-İ RAHİM

1

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan, yaratılışı ve ihtiyaçları gereği toplum halinde yaşamaya mecburdur. Çünkü o, bütün ihtiyaçlarını bireysel olarak karşılama imkanına sahip değildir. Çoğu yazar ve bilim adamı tarafından onun sosyal bir varlık olarak nitelendirilmesi bu gerçeğin formüle edilmiş şeklidir. Ayrıca dinimizin müminleri bölünme yerine birlikteliğe, beraberliğe davet eden emirlerini de insanın bu ihtiyacı paralelinde değerlendirmenin gereği ortaya çıkmaktadır. İnancı, sosyal ve kültürel yapısı her ne olursa olsun toplum halinde yaşamanın insana yüklediği belli bir takım sorumluluklar vardır. Bu sorumlulukların temel dayanağını kamu yararı, yani toplumsal fayda teşkil etmektedir. Toplumu teşkil eden insanlara fert olarak yüklenen sorumluluklar, onların faydalarına yöneliktir. Her sorumluluk, dolaylı ya da dolaysız bir şekilde yine onlara hak olarak döner. Unutulmamalıdır ki, kişisel veya kitlesel olarak ihlal ve ihmal edilen her sorumluluk, bir anlamda bireysel ya da toplumsal hakkın iptali olarak nitelendirilebilir. Hak talebi veya toplumsal hayatın getirilerinden faydalanma, bir yönüyle sorumluluğun yerine getirilmesi ile ilintilidir. Şüphesiz toplum olarak yaşamanın belli ilke ve kuralları vardır.

Dinimizde, başta insan olmak üzere bütün canlılara karşı iyi davranmak genel ilkedir. Bu iyi davranış sadece insanları değil diğer canlıları da kapsar.

Yunus’un; ‘

Elif okuduk ötürü                                                                                                       Pazar eyledik götürü                                                                                               Yaratılanı hoş gör                                                                                                  Yaratan’dan ötürü’

mısralarında dile getirdiği gibi bizler bütün yaratılanları yaratandan ötürü severiz, onları haklarına riâyet ederiz. Çünkü  evrendeki canlı-cansız  her şey Yüce Allah’ın eseridir. İnsanlık âlemi değişik etnik kökenleriyle, inanç ve kültürleriyle büyük bir aile konumundadır.

“O’nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır” (Rûm, 30/22) anlamındaki âyet, insanlar arasında söz konusu olan kültürel, sosyal ve etnik farklılıkların fıtrî olduğuna işaret etmekte ve bu farklılıkları, Allah’ın yüceliğini gösteren deliller olarak nitelemektedir.

Bu geniş yelpaze içinde herkesin birbirine karşı yakınlık ve ilişki derecesi farklı farklıdır. Davranışlar, bu yakınlık ve ilişki derecesine göre şekil ve anlam kazanır. Bilindiği gibi insana en yakın olanlar; anne, baba, dede-nine, kardeşler, torunlar, amcalar, halalar, teyzeler ve diğer yakınlardır. Bunlar bir ağacın kökleri, gövdesi ve dalları mesabesindedirler. Ağacın gövdesi, dalları ve kökleri arasındaki ilişki neyse akraba arasındaki ilişki de odur. Bu ilişkinin koparılmayıp, aksine sağlamlaştırılması asıldır. Yakınlar arasındaki bu bağ, dini terminolojide “sıla-i rahim” şeklinde nitelendirilmektedir.

Sıla-i rahim; gerek kan, gerekse evlilik vesilesiyle oluşan hısımlara, yakınlara iyilikte ve yardımda bulunma, onlarla ilgilenme, akrabalık bağlarını güçlendirip, koruma şeklinde tanımlanabilir. İslâm dini, yakınlar arasındaki bu bağın koparılmasını, büyük günahlar arasında saymıştır. Zira insanın diğer insanlarla olan ilişkileri, yakınları ile olan ilişkilerine göre şekillenmektedir. Buna göre yakınları ile iyi ilişkiler içinde olmayan insan, diğer insanlarla nasıl iyi ilişkiler içinde olabilir? Toplumdaki sevgi ve dayanışma bağlarının çözülmesi aileden başlar, komşulara ve diğer kesimlere sirâyet eder, neticede fert ve toplum bazında ahenk bozulur. Kur’an-ı Kerim’de, “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, idare ve himayeniz altında olanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez” (Nisa: 4/36) anlamındaki âyet, Müslümanların yapması gerekli görevlerden bir kısmını dile getirmektedir. Allah’a ibadet dışında başta ana-baba olmak üzere toplumun diğer bireyleri ile iyi ilişkiler kurulması bir görev olarak vurgulanmaktadır. Âyete konu olan gruplarla iyi ilişkiler kurabilmenin yollarından birisi de sıla-i rahim kavramı içinde değerlendirilen ve belki de onun özünü teşkil eden ziyarettir. Zira nice yalnız anne-babalar, bir dost ve evlat yolu gözlemektedirler. Kendilerinin halini soracak, bir nebze olsun dertlerini paylaşacak çocuklar, akrabalar, dostlar zaman zaman ne kadar da aranır. Gerek akrabalarımız gerekse diğer insanlarla ilişkilerimiz gün geçtikçe zayıflıyor. Kendimizin dışındaki insanları ve onların problemlerini gün geçtikçe umursamaz oluyoruz. Huzuru, sevinci, üzüntüyü, varlığı, yokluğu bireysel olarak yaşamaya doğru hızla ilerliyoruz. Oysa problemler, üzüntüler paylaşıldıkça hafifler, aynı şekilde de sevinçler de paylaşıldıkça daha büyük bir anlam kazanır. Ahlakımız, ticaretimiz, sanatımız, dinlenme ve eğlence kültürümüz, insanî ilişkilerimiz gittikçe yozlaşmaktadır. Bunun en önemli sebebi modern dünyanın bizlere sunduğu hayat tarzı ve kendi değerlerimizden uzaklaşmamız olsa gerek. Kentlere doğru yaklaştıkça akraba ilişkilerinin zayıfladığını, hatta kaybolma noktasına geldiğini görmekteyiz. Oysa dinimiz, bir taraftan akraba ilişkilerini mümkün mertebe kuvvetlendirmemizi, onlardan muhtaç konumda olanları koruyup kollamamızı emrederken, diğer taraftan da yakınlarla ilişkilerimizi koparmamızı yasaklamaktadır. Dinimizde sıla-i rahimin, bu derece önemli görülmesinin temelinde, işte bu tür kaygıların yattığı ifade edilebilir. Bu itibarla sıla-i rahimin, bu tür problemlerin çözümünde etkin bir yol olduğu söylenebilir.

Toplumsal hayatta hemen her şey bizim hedeflediğimiz, arzuladığımız şekilde cereyan etmeyebilir. Yakınlar arasında da zaman zaman çeşitli sebeplerle hoş olmayan hadiselerle karşılaşmak mümkündür. Bu bağlamda akrabamız bizi terk etse, görüşmek istemese, hatta kötülük yapsa bile şuurlu bir müslüman olarak, akrabalık bağını kopmamlayız. Akraba ve dost ziyaretlerini asla küçümsememeliyiz. Sıla-i rahmi, bizim Allah rızasını kazanmasına vesile olacak bir amel olarak algılamalıyız. Bu düşünce ile başta ana-babamız, kardeşlerimiz, dostlarımız olmak üzere imkanlarımız ölçüsünde yakınlarımızın ziyaretlerine gidip hal ve hatırlarını sormalı, sıkıntı ve üzüntülerini paylaşmalı, problemleri varsa, imkan nispetinde çözümüne yardımcı olmalıyız. Bunu dinimizin bir gereği olduğunu unutmamalıyız. Ayrıca akraba ile ilgiyi koparmanın ve onlara kötü davranmanın, büyük günahlardan olduğunu da hatırımızdan çıkarmamalıyız.

Devamını Oku

RAMAZAN AY’I KUR’AN AY’IDIR

1

BEĞENDİM

ABONE OL

Ramazan ayı faziletlerle dolu bir aydır. Peygamberimiz bu aydan söz ederken, “Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem’den kurtuluştur.”(4 et-Tergîb ve’t-Terhîb, Beyrut, 1968, c. 2, s. 95.)buyurmuştur. Buradaki önemli nokta şudur : Yılın ayları ile gün ve geceleri, zamanın dilimleri olmak itibariyle aynıdır, aralarında bir fark yoktur. Ancak önemli bazı dinî ve millî olayların meydana geldiği zaman dilimleri diğerlerine göre farklıdır. İşte Ramazan da böyledir. Bu ayda meydana gelen olaylara baktığımızda bu ayın diğer kamerî aylardan üstünlüğü anlaşılmış olur.

Kur’an-ı Kerîm ‘de , “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an indirildiği aydır.’’ (Bakara, 2/185.) buyuruluyor. Bu ayet gösteriyor ki  Ramazan’ı diğer aylardan üstün kılan özelliklerin başında, insanlık için bir hidâyet rehberi olan Kur’an-ı Kerîm’in bu ayda inmesi ve inmeye başlamış olmasıdır.

Kur’an-ı Kerîm, Allah Teâlâ’nın gönderdiği kitapların sonuncusudur. Çünkü Allah Teâlâ onu, son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)  vasıtasıyla göndermiştir. Allah Teâlâ, Peygamberimizden başka Peygamber görevlendirmeyeceği gibi başka kitap da göndermeyecek ve insanlık var olduğu sürece Kur’an-ı Kerîm de insanlığa yol göstermeye devam edecektir.

Kur’an-ı Kerîm, Peygamberimize vahyolunduğu günden beri hiçbir değişikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir. Onun her türlü değişiklikten korunacağı Allah Teâlâ tarafından  buyurulmuştur. “Doğrusu Kur’an-ı Biz indirdik, onun koruyucusu da Biziz.” (Hicr, 15/9.) Bu özelliği taşıyan başka bir kitap yoktur. Diğer semavî kitaplar (İncil, Tevrat ve Zebur) zamanla değişikliğe uğramış, insanlar tarafından ilâve ve çıkartmalar yapılarak değiştirilmiştir.

Kur’an-ı Kerîm, İslâmiyet’in ana kitabıdır. Dinin esasıdır. Dinî hükümlerin dayanağı olan delillerin birincisidir. Dinî hükümlerin esaslarını ihtiva eden Kur’an-ı Kerîm, semavî kitapların da özetidir. İnsan ve insan topluluklarını inanç, ibâdet, ahlâk ve sosyal yönden maddî ve manevî mutluluğa ulaştıracak her şeyi bildirmiştir.

Pek çok âyette tekrar tekrar hatırlatılan bir konu  Kur’an-ı Kerîm’in insanları doğruya ve doğru yola hidâyet eden bir kitap olarak gönderilmiş olduğudur. Bu husus gerçekten çok önemli ve üzerinde durulması gereken bir noktadır.

Kur’an-ı Kerim, insan ilişkilerine büyük önem verir. Bugün toplumların en çok ihtiyaç duydukları toplumsal barışı sağlayacak hususları detaylarına kadar açıklar. Önce kişinin gerek Allah’a ve gerekse insanlara karşı görev ve sorumluluklarını bildirir. Toplumun özünü oluşturan aile hayatı ile karı ile kocanın karşılıklı hak ve vazifelerinden milletlerarası münasebetlere varıncaya kadar sosyal hayatın bütün kurallarını gösterir; en yüksek, en güzel ahlâk prensiplerini öğretir. Çok basit gibi görünen ve fakat insanları birbirlerine yaklaştırmada, sevgi, kardeşlik ve dayanışma içerisinde yaşamalarına varıncaya kadar detaylara yer verir.

Bir diğer taraftan da  Kur’an-ı Kerîm, insana da büyük değer verir.

Kur’an-ı Kerîm, insan için inmiştir. İnsanı dünya ve âhirette mutlu kılacak her şeyi içeren  bir kitaptır. Böyle bir kitabı rehber edinen yanılmaz. Ona sımsıkı sarılan sapıklığa düşmez ve onun gösterdiği yoldan yürüyen şaşırmaz .

Kur’an-ı Kerîm’i okumaktan maksat, manasını öğrenip yapın dediklerini yapmak ve yasaklarından sakınmaktır. Çünkü Kur’an, Allah’ın insanlara gönderdiği mesajıdır. Bu mesajın içeriğini anlamadan sadece onu okumanın, gerçek anlamda onu okumak demek olmayacağı açıktır.

Kur’an-ı Kerîm, Ramazan ayında  inmeye başlamıştır. Bunun için bu aya “Kur’an ayı” diyoruz. Her konuda olduğu gibi Ramazan ayı konusunda da örnek alacağımız kimse Peygamberimizdir. Peygamberimiz Ramazan ayında diğer aylardan daha çok Kur’an-ı Kerîm’le ilgilenirdi.

Büyük İslâm âlimi Ebû Hanife (r.a) nin Ramazan ayında geceleri Kur’an-ı Kerîm’i okumakla ihya ettiği rivâyet edilir. Ramazanda camilerimizde mukabele okunması, evlerimizde Kur’an-ı Kerîm’in hatmedilmesi, Peygamberimizin ve onu örnek alan ashabının ve İslâm âlimlerinin Ramazan hayatından alınmış güzel örneklerdir.

Ramazan ayını diğer aylardan üstün kılan olayların başında Kur’an-ı Kerîm’in bu ayda inmeye başlamış olmasıdır. Diğer bir olay da, İslâm’ın beş esasından biri olan oruç ibadetinin bu ayda  bulunmasıdır. Böylesine mübarek bir aya kavuşmanın sevinci içerisindeyiz. Bunu fırsat bilerek bu ayı oruç tutarak, Kur’an okuyarak, ibadet yaparak geçirmeliyiz. Kimseyi incitmemeye özen göstermeliyiz. Yoksulları ve kimsesiz çocukları korumalıyız.

Ramazan-ı Şerifinizi kutluyor, hepimiz, ülkemiz, milletimiz ve insanlık âlemi için hayırlara vesile olmasını yüce Mevlâdan niyaz ediyorum.

Devamını Oku

Anne-baba hakkı

0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.” ( İsrâ, 17/23.)

Yüce Rabbimiz bu ayet-i kerime ile yalnız kendine kulluk etmemizi, O’na şirk koşmamamızı ve ana-babamıza iyilik etmemizi emretmektedir. Yani Allah kendine kulluktan sonra ana-baba hukukunu dile getiriyor, onlara itaati ve görüp gözetmeyi bizlere emrediyor. Bir başka ayet-i kerimede de aynı şekilde “Biz insanlara ana-babalarına iyilik etmelerini vasiyet ettik.” (Lokman, 31/14) buyurmaktadır. Rabbimizin bu konudaki emirleri gayet açık ve nettir. Her insan bu emirlerden nasibi kadarını alacaktır. Anneye, babaya, akrabaya, komşuya gösterilen veya gösterilmesi istenen bu saygı ve sevgi, İslam’dan başka hiçbir dinde ve düşünce sisteminde bu kadar öne çıkarılmamıştır.Peygamberimiz (s.a.v), annelerimiz için; “Ayağına sarıl, cennet oradadır.” (Nesaî, Cihad, 6.  )buyurmuş, ayrıca baba hakkını dile getirirken de: “Bir evlat babasını köle olarak bulsa, onu satın alıp hürriyete kavuştursa, yine de onun hakkını tam olarak ödeyemez”( Müslim, Itk, 25.) buyurmuştur.

O halde ana-babamızı her zaman başımızın üzerinde taşımayı düstur edinmeliyiz. Anne babamıza yaptığımız iyilikler, sözlü ve fiili olarak bütün iyilikleri kapsar. Onların gönüllerini kazanmamızda söyleyeceğimiz sözler çok önemlidir. Maddi olarak tüm ihtiyaçlarını karşılama imkânına sahip olamazsak bile güler yüz ve tatlı dilimizle onları memnun edebiliriz. Bu bakımdan anne babalarımıza karşı hitaplarımıza çok dikkat etmeliyiz. Çünkü Allah, onları azarlamamamızı emrediyor. Şöyle bir düşünelim, bizden yaşça küçük olan birisi bizimle konuşurken laubali davranır, dinlemez veya bize karşı sesini yükseltirse nasıl üzülürüz değil mi? İşte anne ve babamız da onlara karşı hoş olmayan hitaplarımızdan dolayı üzülürler. Bu sebeple  Cenab-ı Hak “onları azarlamayın ve her ikisine de güzel söz söyleyin” diye buyurmuştur.

Onlara gönüllerini okşayacak tarzda tatlı dil ile hitap etmemiz gönüllerini kazanmamıza sebep olur, onları sevindirir. Bugün bizler genç, güçlü kuvvetli insanlarız. Unutmayalım ki anne babalarımız da bizim gibi güçlü kuvvetliydiler. Sahip olduğumuz bu imkânlar elimizden gidecek, yarın biz de onlar gibi yaşlanıp çocuklarımızın bakımına muhtaç hâle geleceğiz. O bakımdan anne babamıza merhamet etmeliyiz ki yarın da çocuklarımız bizlere aynı şefkat ve merhameti göstersinler.

Anne babamıza iyilik yapmak onların rızasını almaya, dolayısıyla da Allah’ın rızasını kazanmaya vesile olur. Peygamberimiz, onların rızasını almakla dualarımızın kabul olacağını, birçok sıkıntılarımızın hallolacağını haber vermiştir. Bununla ilgili rivayet edilen hadise göre üç kişi bir mağaraya sığınır. Sonra mağara girişine büyük bir kaya parçası düşerek kapatır ve içindekiler çaresizlik içerisinde kalırlar. Bu durumdan kurtulmak için her biri Allah’ın hoşuna gidebilecek iyiliklerini sayarak taşın kalkması için Allah’a yalvarırlar. Bunlardan biri de her gece anne babasına süt ikramında bulunduğunu, ancak uyurken onları uyandırmamak için bir gece sabaha kadar beklediğini, bu iyiliğinden dolayı mağaradan kurtulmasını ister. Bu vesileyle mağaranın ağzındaki kaya aralanmaya başlar.

Ana babamıza yaptığımız iyilik ve ihsan kendimize yapılan ihsandır. Anne babamıza yaptığımız iyiliklerin karşılığını fazlası ile dünyada çocuklarımızdan göreceğimiz gibi ahiretteki mükâfatı da sınırsız olacaktır.

Hayırlı evlat, ana babalarına sadece dünyada iken iyilik eden değil, onların ölümünden sonra da onların dostluğunu koruyup devam ettiren ve dostlarına saygı gösterendir.

Abdullah b Ömer de yolda gördüğü bir kişiye babasının dostu olduğu için bineğini ve sarığını vererek iltifat eder, kendisini kınayanlara ise o babamın dostudur, diye cevap verir.

Anne babayı aileden dışlayan batı toplumları, geçmişle gelecek arasındaki kültür köprüsünü yıktıkları için bu günkü kargaşaya düşmüşlerdir. Bu gibi davranışlardan kaçınarak“Belirli bir yaşantıdan sonra anne-baba ayak bağı oluyor” fikri yerine, bu konuda dinimizin görüş ve felsefesine kulak vermemiz, en yerinde hareket olacaktır.

Bizler için ana babalarımıza davranışımız konusunda aslında başka herhangi bir şeye, senede bir gün hatırlanmak için anneler veya babalar gününe de ihtiyaç yoktur. Günümüzde, bir yıl boyunca kendisini türlü zorluk ve sıkıntılarla  yetiştirip büyüten bir anne-babası olduğunu dahi hatırlayamayanlar için böyle özel günlerin ortaya konulması, unutulup, bir köşeye atılan ana-babaların gönüllerine acaba gerekli hisleri yaşatmaya yeterli olabiliyor mu?

Sadece bu günlere özel sevgi tezahürlerinin ortaya konulması kültürümüze ve insanımıza yakışan bir davranış türü olabilir mi?

Ana-babalarımıza karşı görevlerimizi yapmış olmanın huzurunu bu sayede ne kadar elde edebiliriz acaba?

Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Anne-babası veya her ikisinden birisi yanında ihtiyarladığı hâlde, Cennet’e giremeyip Cehennem’e giden kimseye yazıklar olsun” (Müslim, Birr ve Sıla)

Peygamberimiz “kime iyilik yapayım?”diye üç defa soran bir kişiye her defasında da, “annene” cevabını verirken dördüncü defada, babasına iyilik yapması gerektiğini söylemiştir.

Hayatlarını bizlere adayan, her hareketlerini bizim iyiliğimizi düşünerek yapan ana-babalarımıza karşı tavırlarımız Allah’(c.c) ayet-i kerimede bizlere gösterdiği gibi olmalıdır. İncitip üzmek ve kırmak bize bir şey kazandırmayacağı gibi, Rabbimizin huzuruna, O’nun bu konudaki emir ve yasaklarını dinlememiş bir durumda çıkıp hüsrana uğrama bedbahtlığına da düşebiliriz.

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Sitemizi kullanarak çerez kullanımını kabul etmiş olursunuz.