25 Şubat 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı 8.098.774 kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 06:13
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
NURTEN LÖKBAŞ

NURTEN LÖKBAŞ

10 Ekim 2020 Cumartesi

KAFKAS KARTALI ŞEYH ŞAMİL

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Rusların 1556’da Astrahan Hanlığı’nı ortadan kaldırmasının ardından Kafkasya’nın işgal süreci başladı. Kuzey Kafkasya, Abhaz, Adige, Dağıstan, Çeçenistan, Oset ve İnguş halklarının yaşadığı bölgedir. Rusya’nın, sıcak denizlere açılma hayali ile bir çok savaşa sahne olmuş mazlum bir coğrafyadır.

Kafkasya dağlarında henüz çiçekler açmamıştır. Ruslar, dağ halklarını asimile ederek birbirinden koparıp ayırmıştır. Anaların göz yaşları sel olup akmakta, sabırlar tükenmekte, kurşunlar insanların üzerine yağmur gibi yağmaktadır.

Rus işgali altında inim inim inleyen bir coğrafya…

Takvimler 1797 yılını gösterirken, Kafkasya dağlarında  güneş, bir ulu çınarın müjdecisi olarak doğar. Gün gelir o ulu çınar öyle bir büyür ki, Kafkas halklarını İslam Şeriati altında birleştirip, toplumun dönüşmesini sağlar. İşte o ulu çınar Dağıstan Aslanı Şeyh Şamil’dir. Nam-ı diğer Kafkas Kartalı Şeyh Şamil.

At binen, kılıç kuşanan, iki metrelik boyuyla dayanıklı vücut yapısına sahip, gözü pek, cesur bir Kafkas Yiğidi !

Şeyh Şamil 30 yaşına kadar çeşitli hocalardan tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, edebiyat, tarih ve fen bilimleri öğrenmiştir. Eğitimini tamamlayan Şeyh Şamil, Bağdat’tan Kafkasya’ya dönerek Müslüman Kafkasya halklarını, Ruslara karşı cihada davet eden Molla Muhammed’in sağ kolu olmuştur. Molla Muhammed, Ruslarla yapılan savaşta şehit düştükten sonra yerine Hamza Bey imam seçilmiş, ancak oda bir Cuma namazı çıkışında suikaste kurban gitmiştir. Hamza Bey’in şehadetinin ardından, Dağıstan mücahitleri Şeyh Şamil’ i  İmam seçmişlerdir.

Şeyh Şamil tek bir şartla imamlığı kabul etmiştir. O da kimse ölümden korkmayacak ve herkes  kendisine itaat edecektir.

Dağıstan Aslanı Şeyh Şamil başa geçer geçmez ilk işi Müslüman Dağıstan halkını şeriata riayet ettirmek olmuştur. Zira onun öncelikli amacı budur.

Tarih kitapları, Şeyh Şamil’in olağanüstü bir şahsiyet olduğundan bahseder. O kimilerine göre Kafkas Kartalı, kimilerine göre Kafkasya’yı Rusya’ya karşı ayağa kaldıran, çarlara baş eğmeyen bir mücahittir.

Tam 35 yıl Kafkasya’yı Ruslara zindan etmiştir. Rus General ve Çarlarına kök söktürmüştür. Planlarını başlarına yıkmıştır. Dağılmış halkları bir araya getirerek, Rusya İmparatorluğu’na büyük darbeler vurmuştur.

İşte bu nedenledir ki, esir düştüğü vakit Çar II. Aleksandr onu sarayın kapısında karşılamış ve sakalından öpmüştür. Hem de hayranlıkla.

Kendisine yapılan mal ve makam tekliflerini  “Allah’ın (cc) himayesini, Çarların efendiliğine feda etmemeye ahd eden özü sözü bir müslümanım” diyerek reddetmiştir.

1 ay boyunca Rus sarayında saygın bir esir olarak misafir edilirken, Çar ile aralarında geçen şu diyalog meşhurdur. Rus Çarı yemek yemek için Şeyh Şamil’ i karşısına alır. Şeyh Şamil’in iştahlı bir şekilde yemeğini yediğini görünce yanındakilere, korkarım bu adam bizide yiyecek der. Şeyh Şamil’ in cevabı muhteşemdir. “ Korkmayın! Ben Müslümanım! Bizim dinimizde domuz eti haramdır. “

Bir ayın sonunda Şeyh Şamil önemli esirlerin tutulduğu Kaluga’ya gönderilir. On yıl esaret hayatından sonra hac görevini ifa etme isteği kabul edilir.

İlk olarak İstanbul’a gelen Şeyh Şamil, dönemin Osmanlı Sultanı Abdülaziz tarafından Dolmabahçe Sarayı’ nın  denize bakan kapısında kollarını iki yana açarak karşılar. “Babam mezardan çıksaydı ancak bu kadar sevinirdim.” diyerek kendisini sarayda ağırlar. İstanbul halkı Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’in İstanbul’a geldiği haberini almıştır Kendisini görebilmek için sarayın kapısında toplanırlar.

Ancak kutsal topraklara bir an önce kavuşmak isteyen Şeyh Şamil,  Sultan Abdülaziz’e bunu bildirir.Bir müddet İstanbul’da kaldıktan sonra  Sultanın kendisine tahsis ettiği gemi ile Cidde Limanı’na gelir. Burada Mekke Emiri ve şehrin ileri gelenleri tarafından törenle karşılanan Şeyh Şamil, Mekke’de Şürefa dairesinde misafir edilir. Beytullah’ taki yüz bin hacı bu büyük halk kahramanını görmek için izdiham halindedir. Çözüm olarak Kabe’ nin çatısına çıkarılan Şeyh Şamil oradan kendisini görmek isteyen Müslümanlarla selamlaşır. Hac vazifesini yerine getirdikten sonra, Medine’ye gelir.

O Dağıstan Aslanı, O Kafkasya Kartalı, O kaplan bakışlı Şeyh Şamil, çok sevdiği Allah Rasulünün huzuruna büyük bir tevazu ile girer.

“Esselatu vesselamu aleyke Ya Rasulullah.

Esselatu vesselamu aleyke Ya Habiballah.

Esselatu vesselamu aleyke Ya Seyyidel evveline vel ahirin” diyerek göz yaşları içinde ziyaretini yapar.

Ne varki Şeyh Şamil hastalanarak yatağa düşmüştür. Son anlarında yanında, misafir olarak kaldığı dergahın şeyhi Ahmed er Rufai ve küçük oğlu Muhammed Kamil bulunmaktadır. Hayatının 35 yılını Kelime-i Tevhid için savaş meydanlarında geçiren Şeyh Şamil son nefesini Şehadet getirerek vermiştir.

Mescid-i Nebevi’de kılınan namazdan sonra Cennet-ül Baki Kabristanına defnedilmiştir.

Şeyh Şamil, 25 yıl süren Kafkas-Rus savaşındaki rolü, mücadelesi, şahsiyeti, devlet adamlığı ve komutanlığı  ile tarih sahnesinde yerini almıştır. Yaşadığı dönemde olduğu gibi, günümüzde de Müslümanlar için muhteşem bir örnektir.

Bugün Kafkasya’da anneler Şeyh Şamil’in destanlarıyla büyütür evlatlarını.

Onun marşlarıyla uyanır her gün, çiçeklerle süslü Kafkas dağları.

Fiemanillah.

 

Devamını Oku

DAĞLIK KARABAĞ İSLAM DİYARIDIR

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Eski çağlardan beri Kafkasya, jeopolitik konumu ile çeşitli toplulukların akınına uğramış bir bölgedir. Bu güne kadar Kafkasya’nın çözülemeyen sorunu Dağlık Karabağ, son günlerde Ermenistan’ın başlattığı harekatla tekrar dünya gündemine oturmuştur.

İslamiyet’ten önce Karabağ’a gelen ilk topluluk ( M.Ö )Hurrilerdir. Daha sonra Urartular, Sakalar, Arsaklar bölgeye hakim olmuşlardır. Dede Korkut’a göre, Arsaklar, Oğuzların Üçok kolundan Gök Alp oğlu Bayındır boyundandır.

Dolayısıyla Ermenilerin tarih kitaplarına göre bölgenin Ermeniler tarafından kurulduğu asılsızdır.

642 yılında Mesleme oğlu Habib ve Rabia oğlu Selman komutasındaki islam ordusu, Azerbaycan’ı fethettikten sonra Karabağ’a hakim olmuşlardır. Bu sırada Türkler, islam ordularına yardımcı olarak bölgede yaşayan halkın müslüman olmasını sağlamışlardır.

Bizans kralı Teofil, Sasanilerle anlaşarak, İslam hakimiyetini bitirmek için çeşitli planlar yaptıysa da, annesi Türk olan halife Mutasım, Türklerden oluşturduğu ordusu ile Bizans’ın planlarına engel olmuştur.

Osmanlı Devleti, stratejik bir öneme sahip olan Kafkasya ile yakından ilgilenmiştir. Safevilerin Güney Kafkasya’ya doğru ilerlemesi tehlikesi karşısında, Yavuz Sultan Selim, 1514 yılında Safevi Hükümdarı Şah İsmail’i Çaldıranda mağlup ederek Karabağ, Nahçıvan ve Revan’ı ele geçirmiştir.

1783’te Çarlık Rusya’sı böl-yönet politikası izleyerek, Azerbaycan’ı ele geçirmek maksadı ile güney Kafkasya’daki halkları karşı karşıya getirmiştir. Bunun için Ermenilerden yararlanmıştır.

Sonuçta Güney Kafkasya’yı işgal eden Ruslar, genelde Kafkasya özelde Karabağ ve Dağlık Karabağ’da uyguladıkları iskan politikaları ile bölgenin etnik özünün değişmesine neden olmuştur.

Josef Stalin Dağlık Karabağ’ın  Ermeni Özerk bölgesi olması için farklı yerlerden pek çok Ermeniyi buraya yerleştirdi. Tıpkı Filistin’e yerleştirilen yahudiler gibi. Bölgede nüfus çoğunluğunu sağlayan Ermeniler, hak iddiasında bulunarak taleplerini dillendirdiler.

Rusların desteğini arkalarına alan Ermeniler, dünyanın gözü önünde, 1991 de Hankendi, 1992 de Hocalı’yı işgal ederek büyük  katliamlar yaptılar, bir milyondan fazla Müslüman Türk doğduğu topraklardan çıkarıldı.

Dağlık Karabağ sorununa sözüm ona barışçıl çözüm bulmak maksadı ile 1992 de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubunu oluşturdu. Fransa, Rusya ve ABD grubun eş başkanlıklarını üstlendiler. Bunlar belli aralıklarla her iki ülkeyi de ziyaret edip çatışmamaları hususunda uyardılar. Ancak silah satmaktan da geri durmadılar.

Bir taraftan çözüm grubunun üyesi olmakla yükümlü olduklarını iddia eden bu ülkeler öte yandan belirsizliğin aktörleri oldular.

Ermenistan 4 milyon nüfusu olan ve tek şansı arkasında Rusya olan bir ülke. Sırtını Rusya’ya dayayan Ermenistan, 27 yıldır, 25 milyon nüfusu olan Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesini işgal etmiş durumda. Geçtiğimiz hafta Ermenistan Azerbaycan’a karşı yeniden bir çatışma başlattı ve müslümanları öldürdü. Buna karşılık Azerbaycan Ermenistan’ın işgal ettiği bölgeleri geri aldı. Şu anda her iki ülkede de savaş durumu hakim.

Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra islam topraklarının tamamında olduğu gibi bu bölgede de huzursuzluk devam ediyor. Müslümanlar öldürülüyor. Evlerinden yurtlarından ediliyor.

Ermenistan 27 yıldır sürdürdüğü işgale son verip bölgeyi boşaltmadan bu sorunun çözümü zor görünüyor.

Azerbaycan bir İslam toprağıdır. İslam toprağını kafirin işgalinden kurtarmak için çözüm üretmek ise ne ABD’nin, ne Fransa’nın ne de Rusya’nın haddinedir. Bu görev sadece müslümanlarındır.

Fi Emanillah

 

 

 

Devamını Oku

OYUNCAKLARLA SÜRDÜRÜLEN OPERASYON

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İçinde yaşadığımız yüzyılda,” sınırsızlık” anlamına gelen” özgürlük” anlayışının uzantısı, çocuklara sunulan oyuncaklarla devam ediyor. Yıllardır çocuklara sözde oyuncak bebek diye pazarlanan dünyaca ünlü bir marka, yavrularımızı esir almış durumda.

Bebek demek masumiyet demektir.Bebek ve kadınsı bir vücut hatları bir arada olamaz. Bebek ve makyaj bir arada olamaz. Bebek ve dekolte kıyafetler bir arada olamaz. Bebek ve cinsellik bir arada olamaz. Oyuncak bebek cümlesinden anladığımız, gözümüzde canlandırdığımız asla bu değildir.

Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi halen  pazarlanan bu sözde bebekler, dekolte kıyafetleri, aşırı makyajları, “güzellik” kavramıyla dayatılan vücut hatları ile çocuklarımızın hayal dünyalarını şekillendirmektedir. Dünyanın en ünlü bebeği olarak pazarlanan bu sözde bebekler, mevcut tasarımları ile zaten başlı başına bir problemdi. Bu ucubeler,  çocukların iç dünyalarında öylesine güçlü bir yer edinmişlerdi ki, yıllar sonra büyüdüklerinde içlerinden, defalarca estetik ameliyat olarak kendilerini bu sözde bebeklere benzetmek isteyenler bile oldu ve halen operasyon için sıra bekleyenler var.

Günümüzde trendler tamamen değişiklik gösterdi. Cinsiyetsiz moda akımları her sektörde çıkışlar yapmaya devam ediyor. Hedefte ise çocuklar var. “Ağaç yaşken eğilir” atasözü günümüzde “ağaç yaşken cinsiyetsizleştirilir” sözüne devşirildi.

Oyuncak sektöründe faaliyet gösteren dünyaca ünlü markalar, mağazalarda  travesti, gay, kız mı erkek mi olduğu belli olamayan cinsler üstü garabet bebekler üretmeye ve sergilemeye başladılar.

Henüz kendi cinsini bile tanımayacak kadar küçük çocuklara, kadına ve erkeğe dair farkların ortadan kaldırıldığı sözde bebekleri oyuncak diye sunmak, cinsiyetler üstü bir toplum anlayışını o masum beyinlere kazımaktır. Cinsiyetsizlik stilinin ilk adımını, küçücük yavrularımızın algılarıyla oynayarak yapıyorlar. Bizim mahallemizde, bizim paralarımızla, bizim çocuklarımızı esir almış durumdalar. Ne idüğü belirsiz bu sözde bebeği eline alan çocuk , odasına çekildiğinde yaşadığı travmayı tahayyül dahi etmek istemiyorum. Erkek mi yoksa kız mı ? Buna çocuğun karar vermesi isteniyor. Hatta daha da ileri gidilerek erkek de değil kız da değil imajı uyandırılıyor. Peki bu iki cins değilse ne? Bunun cevabını çocuğun bulması bekleniyor. Açık açık çocukların aklıyla oynanıyor. Başka bir ifade ile üstüne para vererek, çocuklarımızı tanımadığımız adamların sapkın eğilimlerine esir olarak vermiş durumdayız.

Her ne kadar birey olarak adamları tanımasakta, projelerini biliyoruz.

Uyutma projesi.

Nedir bu proje ?

Görünürde bir düşünce üretme merkezi gibi faaliyet gösteren, aslında beyin yıkama ve algı mühendisliği gibi çalışmalarda bulunan Tavistock teşkilatı.

Teşkilat, çeşitli subliminal  veya direk mesajlarla, dünyanın her bölgesinde, farklı kültürlere mensup insanları, akıl, algı, metod ve yöntem vererek kendi istekleri doğrultusunda dönüştürmek amacıyla kurulmuş İngiliz menşeili bir kuruluştur. Maddi çıkar peşinde olmadığı gibi, bir çok vakıf ve derneği toplumları dönüştürmek adına fonlayıp desteklemektedir.

Son yıllarda gündemden düşmeyen “cinsiyetsiz toplum” oluşturma projesinde, çocuklarımızın hedef alınması, oyunun büyüklüğünü göstermek için yeterlidir.

Neslimizi ve aklımızı bozuyorlar. Akıl ve nesil sağlığımızı kim koruyacak ?

Elbette kapitalist ideolojiden bunu bekleyemeyiz. Kapitalizmde serbest ekonomi sistemi uygulanır. Vergilendirilmiş her kazanç kutsaldır.

İslam ideolojisinde ise zarurat-ı diniyye diye adlandırılan beş temel esas vardır ve İslam Sisteminin emniyeti altındadır.Bunlar;

Dinin muhafazası

Aklın muhafazası

Neslin muhafazası

Canın muhafazası

Malın muhafazasıdır.

Bu beş temel esasın korunması,  İslam sultası altında yaşayan, dili, dini, ırkı, cinsiyeti, milliyeti, sosyal statüsü ve rengi ne olursa olsun, tebaanın hakkıdır.

İnsanı diğer yaratıklardan ayırt eden şey akıldır. Bunun korunması İslamın ana prensiplerinden biridir. Kur’an-ı Kerim’de bir çok yerde, akıl etmez misiniz, düşünmez misiniz buyuran ayetler ile “akıl” olgusuna vurgu yapılmaktadır. Kişinin tasarrufu aklına bağlıdır. Bunun için aklı zedeleyen, onu izole eden her şeye İslam dini set çekmiştir. Bu ister içki ve uyuşturcu gibi maddi şeylerle olsun, ister bozuk ve fasit fikirlerle olsun farketmez.

Hele hele günümüzde oluşturulmaya çalışılan cinsiyetsiz toplum çalışmaları gibi toplumu tümden ifsad edecek hiçbir çalışmaya,  ne proje aşamasında nede pratikte izin vermez İslam. Zira insan Eşref’i  Mahlukattır. Onun yüce hedefleri ve idealleri vardır. Bu hedef ve idealler doğrultusunda akıl sağlıklı olmalıdır ki, onu doğruya yönlendirebilsin. Bu itibarla büyüklerin olduğu kadar çocuklarında akıl sağlığını korumak önemlidir. Çocukların aklı ile hiç kimsenin oynamasına izin vermez. Devlet olmanın gereği de budur.

Neslin korunmasına gelince; yeryüzünde insanlığın devamı ve bekası için  neslin muhafazası şarttır. Sağlıklı bir nesil, sağlıklı bir toplum demektir. Neslin muhafazası için en temel müessese ailedir. Kadın ve erkeğin meşru yolla, yani nikah ile evliliklerinden aile kurulmuş olur. Cinsiyetsiz toplum projesi, evliliği, aileyi, kadını, erkeği toptan yok eden toplumsal intihar projesidir. İslam dini insanı ve neslini korur. Böyle şizofrenik hiçbir projeye, sözleşmeye, programa,  İslam’ın uygulandığı sistemde izin verilemez. İslam tertemiz bir dindir ve temiz insanlar yetiştirir. Günümüzde dindar gibi görünen ama her türlü ahlaksızlığı uygulayan kişileri İslam Sistemi yetiştirmemiştir. Bu kişiler kapitalist ideolojinin ürünüdür.

Bir toplumda nesil bozulmuşsa, ilk önce bakılması gereken şey, o toplumu idare eden yönetim şekli olmalıdır. Zira Kur’an- ı Kerim’de Allah (svt) öyle buyuruyor.

“Onlar iş başına geçti mi, yeryüzünde bozgunculuk yaparak, ürünleri ve nesilleri bozmak için çalışırlar” .  Bakara Suresi. 205. Ayet

Fiemanillah

Devamını Oku

FİKİR VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ YALANI

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Düşünce özgürlüğü, demokrasinin temel ilkesidir. İnsan haklarına ilişkin bütün belgelerde ilk sırada vurgulanmıştır.

Kimsenin müdahalesi olmadan her fert istediğini düşünme hakkına sahiptir ve bu hakkın korunması gerektiğine, düşünce özgürlüğünün kimseye duyurulmadan sadece beyinde kalan bir soyut işlem değil, açıklama, ifade, tartışma, yayınlama özgürlüğünü de beraberinde getirdiğine dair açık toplumlarda bir temel uzlaşma ilkesi olmuştur.

Her çeşit bilgi , fikir, ülke sınırlarına bağlı olmaksızın, sözle veya yazıyla iletmeyi içererek, her kategoride, fikirde ve sanatta, araştırma ve elde etmede özgürdür. Kaynak,Wikipedia

Ülkemizde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi tercümesinin 19.maddesi şöyle der.

“Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malumat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir”

Görüldüğü üzere fikir hürriyeti demokrasinin kutsallarındandır.Demokrasilerde kişiye istediği gibi düşünme ve istediğini yapma hakkı tanınmıştır.

Peki neden?

Demokrasilerde yasa koyma insana aittir. Egemenlik insanındır. Yasa koyanında özgür ve kutsal olması gerekir. Onu sınırlayan bir şey olmamalıdır. O halde insan düzen koyan bir varlık olarak kutsal ve özgürdür.

Aslolan ise kanun koyma, Yaratıcıya aittir. O yaratıcı sınırsızdır. Özgürdür. Nizam koyar. Kutsaldır.

Demokrasi Yaratıcının kanun ve nizam koyma yetkisini O’ndan alıp  insana verirken, aynı zamanda insanı kutsal ve özgür kılmalıydı. İnsanı tanrılaştırmalıydı. Bunu da yaptı.

Demokrasinin bir başka boyutu var ki evlere şenlik.

Şimdi işin komedi boyutunu ele alalım. Kulağa hoş gelen bu ÖZGÜRLÜK kelimesi metinlerin alt maddelerinde sınırlandırmaları peş peşe sıralar.

Şöyle ki;

“ Bu hürriyetlerin kullanılması, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve devletin ülkesi ve milleri ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devletin sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.(Mülga:3/10/2001-4709/9 md.)

Özgürlük-Sınırlılık.

Birbirine yakışmayan iki kelime. Bir şey sınırlandırılmışsa özgür değil demektir. Birey düşüncesinde ve bu düşüncesini yaymada sınırlandırılmışsa nasıl” özgür” diyebiliriz.

“Bir başkasının hakkına tecavüz etmediği sürece insan, sınırsız özgürlüklerle donatılmıştır “ sözü komedi değil de nedir.?

Elbette başkasının hakkına tecavüz edilemez. Komik olan Bu şartı koşup sonrada sınırsız özgürlükten bahsetmektir.

Yazımın başında da belirttiğim gibi mademki Fikir Hürriyeti insana her türlü düşünceyi benimseme ve her yolla taşıma ve yayma hürriyetini veriyor o halde düşünme ve düşüncesini yaymada sınırlandırma düşünülemez.

Demokrasi kutsallaştırdığı bu fikir özgürlüğü kavramı ile neyi amaçlamıştır?

El – cevap; İslam’a ve İslam’ın kutsallarına Fikir Özgürlüğü kapsamında saldırmak. Bu kavrama sığınarak Kitabımıza, peygamber efendimize, ehli-beyt’e, hadis ve sünnetlere, müçtehitlere, giyimimize kuşamımıza, ibadetlerimize saldırmak.

Batı ve yerli işbirlikçileri, İslam’ın kutsallarına saldırma hususunda sınırsız bir özgürlüğe sahip iken, iş batı ideolojisine gelince düşünce özgürlüğü buhar olup uçuyor.

Bu sihirli kavramın bir başka boyutu var ki o da içler acısı.

Bu işin üzücü boyutu ise, batı tarafından kasıtlı olarak üretilip, dünya devletlerine dayatılan “Düşünce ve Fikir Özgürlüğü” kavramının Müslümanlar tarafından araştırılmadan, sorgulanmadan, İslam’a uygun olup olmadığına bakılmadan bilinçsizce kabul edilmesi.

Hz. Peygamber Efendimiz şu ürpertici hadisiyle bu durumu açıklıyor.

“Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz. Onların inançları ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir kertenkele deliğine girecek olsalar, siz de onları takib edeceksiniz.”

O halde bakalım İslam’da fikir ve düşünce özgürlüğü var mıdır ?

Müslüman özgür değildir. Söz ve fiillerinde olduğu gibi fikir ve fikrini yayma  hususunda da şer’i hükümlerle kayıtlıdır. İslam’a zıt olan bir düşünceyi benimseyemez, propagandasını yapamaz ve yayamaz. Kişi ateist olabilir, ancak ateizmi övemez , onun propagandasını yapamaz. İslam dışı hiç bir ideolojinin toplumda yayılmasına izin vermez. İslam dışı düşünce akımları ve ideolojiler fasit ve bozuk olduğu için toplumun bozulmasını önleme amacı ile yayılmasına izin vermez.

Çünkü İslam dosdoğru bir dindir ve insanları kandırmaz. İnsanlara peşinen özgürsünüz diyerek sonrasında bir çok sınırlamalar getirerek onların aklı ile alay etmez.

İslam nettir. Açıktır. Sınırsız bir yaşamın kaos olduğu ve eşyanın hakikatine aykırı olduğu gerçeğinden hareket ederek, açıkça bireyin özgür olmadığını şer’i hükümlerle kayıtlı olduğunu söyler. Vesselam.

Fi Emanillah

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

KÜFRÜN ORTAK ÖZELLİĞİ HAKARETTİR

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İslam’a ve Müslümanlara kin besleyen kafirlerin sergiledikleri ortak siyasi tavırlar vardır. Asırlar boyu izledikleri bu siyasi tavır dün olduğu gibi bugün de  aynıdır. Değişen sadece araçlar, isimler ve zamandır.

Dün Peygamber Efendimize ve getirdiği İslam dinine düşmanlık besleyen müşrikler , çeşitli caydırma ve yıldırma politikaları izliyorlardı. Peygamber Efendimizin sesini kesmek, önüne geçmek ve mesajını yok saymak için, sayısız yöntemler uyguluyorlardı. İlk olarak başvurdukları yöntem Hz. Peygamberimiz ’in davasından vazgeçmesi  için yapılan tekliflerdi. “ Gel bu davadan vazgeç, seni başımıza lider yapalım. Sana mal verelim. Gel en zenginimiz ol. En güzel kızlarımızı sana verelim. Hasta isen en iyi hekimlere tedavi ettirelim. Yeterki bu davandan vazgeç” dediler.

Bu teklif karşısında aldıkları şu âlemşümul cevap tüm Müslümanlara özellikle de idarecilere örnek olmalıdır. “Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime verseniz bu davamdan vazgeçmeyeceğim. Ya bu din yeryüzüne hakim olacak, yada bu baş bu gövdeden ayrılacak”.

Bugün  sömürgeci kafirler tarafından paramparça edilerek parçalanan İslam topraklarının yöneticilerine, aynı tekliflerin yapılmadığını düşünmek safdillik olur. Halkından kopuk, kafirlerle elele pozlar vererek, lüks içinde yaşayan İslam topraklarının sözde idarecilerinin, yapılan bu tekliflere ne cevap verdiklerini anlamak zor olmasa gerek. Hakkın adamı olduğunu iddia eden hiç kimse veya hiçbir zihniyet, mal, makam ve geçici dünya menfaati karşılığında dinini satamaz. İktidarımı sağlamlaştırıp biraz güç elde edinceye kadar küfrün dediğini yapayım, daha sonra dinim için çalışırım düşüncesi İslam’ın düşünce ve hareket metoduna aykırıdır. Peygamber Efendimizin küfrün teklifleri karşısında takındığı tavır bellidir. O, Allah’ın  Resulü (sav) heva ve hevesi ile hareket etmez. O’nun (sav) her hareketi vahiydir.

1400 sene evvel küfrün merkezi, güç ve iktidarın sahibi Ebu Cehil ve avanesi idi. Günümüzde ABD,Avrupa ve yandaşlarıdır. Zamanında Peygamber Efendimize yaptıkları teklif karşısında başarısızlığa uğrayan Mekke müşrikleri taktik değiştirip işi hakaret boyutuna taşıdılar. Bir gün küfrün aklına şeytanca bir fikir gelir ve “ kim secdeye vardığı vakit şu bağırsakları Muhammed’in boynuna geçirir “ dediler. Kızgın Arabistan güneşinin altında  kokuşmuş olan bağırsakları sevgili Peygamberimizin sırtına koydular. O sırada küçük bir kız olan Fatıma annemiz babasının sırtından bağırsakları sıyırır. Hz. Muhammed namazını bitirir ve o sırada kahkahaları hâlâ  devam eden o sefihlere karşı “ Allah’ım!” der. “Bu topluluğu sana havale ediyorum. Allah’ım Ukbe’yi sana havale ediyorum. Allah’ım Ümeyye’yi sana havale ediyorum. Utbe’yi, Şeybe’yi, Velid’i, ve Umare’yi sana havale ediyorum” diye niyazda bulunur. Efendimiz hareket etmeden sadece niyazda bulunur. Zira o tarihte, güç elinde değildir. O dönem Müslümanların pişme ve olgunlaşma dönemidir. Müslümanlar dinlerinden  taviz vermeden, küfrün karşısında eğilip bükülmeden nihai hedefe ulaşma gayreti içinde imtihana tabi tutulmuşlardır.

Müslümanlar MEDİNE’ye ulaştıktan ve gücü elde ettikten sonra bir yahudinin, Müslüman bir kadının eteğini kaldırması karşısında Hz. Peygamber Beni Kaynuka savaşını başlatmıştır.

Bugün Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Suriye ve diğer İslam beldelerinde Müslüman kadınların namusları ayaklar altında ezilirken, onların ırzlarına geçilirken idarecilerinin sesi neden çıkmıyor?

En sevgilimiz, Rasulullah Efendimizin şahsi manevisi üzerinde karikatürler çizilip hakaret edilirken İslam beldelerindeki sözde yöneticiler neden suskun ?

Müslümanların sessizliğinden, ezikliğinden cesaret alan küfür cenahı hakaretlerinin şiddetini daha da artırıyor. Halbuki Peygamber Efendimize hakarette bulunan Ebu Cehil’e karşı, henüz Müslüman dahi olmamış olan amcası Hamza sahip çıkarak “kardeşimin oğluna hakaret eden, sen! Bende Müslümanım, gücün yetiyorsa ona yaptıklarını banada yap” deyince, Ebu Cehil yanındakileri uyararak “O’na ilişmeyin. Hamza Müslüman olursa İslam güç kazanır” diyerek onları susturmuştur. Bu, Müslümanın, kafirlerin kalbine korku salmasıdır. Dikkat ediniz, günümüz Müslümanlarının cılız sesleri kafirin kalbine bırakın korku salmayı, bilakis onları cesaretlendirmektedir.

Bugün Peygamber efendimize hakaret eden Fransa , Kanuni Sultan Süleyman dönemini çabuk unutmuş görünüyor. Çok değil bundan 400 sene evvel Fransa Kralı Fransuva Roma- Cermen imparatoru Şarlken’e esir düşer ve Osmanlıdan yardım ister. Bu hususta İbn-i Kemal Tevarih-i Ali Osman isimli eserinde karşılıklı mektuplardan bahseder. Fransa Kralı Fransuva’nın Kanuni Sultan Süleyman’a yazdığı mektup şöyledir.

“ Dünyanın mamur köşelerinden bir çok ülke ve şehirlerin hakim ve padişahı ve bütün mazlumların koruyucusu olan sultan-ı muazzam ve hakan-ı mufahham hazretlerine arzım budur ki , Avusturya kralı Ferdinand üzerine hücum ettiğinizde biz dahi himmet ve inayetinizle hapisten kurtulup Almanya kralı Sarlken’in üzerine hücum edip öcümüzü alırız. Siz ki, şehinşah-ı celilü’ş- şanssınız, onun hakkından gelmek için bize yardım buyurulduğu taktirde bundan böyle size ebediyyen minnettarlık duyacağımıza emin olabilirsiniz.”.

Kanuni’nin cevabı muhteşemdir, ” Ben ki Sultanlar Sultanı, hakanlar burhanı, yeryüzündeki hükümdarlara taç bahşeden , Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” diye başlayan mektubu ile ferman buyurarak Fransuva’yı hapisten kurtarmış ve Osmanlı devletinin o zamanki gücünü ortaya koymuştur.

Bu olaydan 12 yıl sonra bir başka Fransız Kralı 2. Henri talep ettiği yardımı kanuni’den alınca yazdığı tesekkür mektubunda her şeyi açıklıyor.

“Pek yüksek, pek muazzam, pek muhteşem, namağlub hükümdar,Müslümanların büyük padişahı, bizim pek aziz ve muhterem dostumuza” başlığı ile yazılan mektup.

Bİlinmeilidir ki Osmanlı bu gücünü İslam’ın hakimiyyetinden almıştır.

Yine aynı şekilde, Osmanlı’dan yardım isteyen Hollandalılara Kanuni’nin verdiği cevap çok manidar olmuştur.” Oralara kadar yeniçerimi göndermeyi lüzumlu görmüyorum. Size göndereceğim yeniçeri kıyafetlerini askerlerinize giydirip sınırda nöbet tutturun”.

İşte İslam ile izzet bulan idarecilerin gücü böyle olur. Yeryüzünde adaletin timsali olurlar.

Gelin şimdi hep beraber Medineli Müslümanların CENNET karşılığında yaptıkları akabe biatini hatırlayalım. Hz. Peygambe’e (sav) şöyle söz vermişti Medineli müslümanlar. Canlarımızı, mallarımızı, eşlerimizi evlatlarımızı koruduğumuz gibi Seni de koruyacağız ya Rasulullah.

Bizde Müslümanlar olarak peygamberimizin şahsi manevisini koruyacak mıyız?

Daha dün bizden yardım isteyenler bugün en sevgilimize hakaret etme cür’etine sahip olamazlar.

Peygamberimiz onurumuzdur.

Ey Fransa, Kanuni’yi unutma !!!

Fi Emanillah

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.