07 Mart 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı 9.904.683 kişiye ulaştı.

a Öğle Vakti 13:20
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
PINAR HOLT

PINAR HOLT

07 Mart 2021 Pazar

NE EKERSENİZ ONU BİÇERSİNİZ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Değerli Dostlar,

‘Bir annenin en büyük hazinesi kızı ise, bir kızın da parlayan yıldızı annesidir’ diye bir söz duymuştum bir yerlerde. Gerçekten de, bir kız çocuğu için rol modeli, ilk arkadaşı annesidir. Zamanla anne kız ilişkisi farklı şekilde gelişebilir ama aradaki duygu alışverişi ve koşulsuz sevgi hep devam eder. Eğer aralarında sağlıklı bir ilişki kurulmuşsa. Bu konuya örnek olabileceğini düşündüğüm, başımdan geçen bir hikayeyi izninizle sizlerle paylaşmak istiyorum.

Geçen sene babamı, aniden gelişen bir rahatsızlık edeniyle hastaneye kaldırılmıştık. O gece babama ben refakat ediyordum ve acil bölümündeydik. Saat sabaha karşı 4 ya da 5 sularında, yan yatağa 70 yaşlarında nefes problemi yaşayan bir teyze getirdiler. Doktorlar ilk müdahaleleri yapıp gittikten sonra, 45 ya da en fazla 50 yaşlarındaki kızı, iki elini kavuşturmuş ayakta yaşlı teyzeye söylenmeye başladı ve ister istemez kulak misafiri oldum. ‘Bu yorgunlukla daha işe gideceğim. Tüm gün eşşek gibi çalışmak zorundayım. Daha kızımı okula göndermem lazım. Senin yüzünden tüm düzenim bozuldu!’ Kadın söylendi, söylendi ve annesini orada, öylece bırakıp gitti. Kalbim paramparça olmuştu. Dayanamadım, kızı gittikten sonra hemen teyzenin yanına gittim, ayakkabısını montunu çıkardım, üstünü örttüm ve biraz da saçlarını okşayıp geçmiş olsun dedim.

Bunu annesine bağıran ve bırakıp giden kadını kötüleyip, kendimi övmek için anlatamıyorum, yanlış anlamayın. Belkide çocukluğunda ve gençliğinde annesiyle ilgili kötü tecrübeler yaşadı, kim bilir? Ama şunu belirtmek istiyorumki; eğer bir anne kız arasında hasar görmüş bir ilişki varsa ve düzelmesi için çaba gösterilmez ise bu nesilden nesile aktarılacak sağlıksız anne çocuk ilişkisine kadar gidebilir. Kanımca geçmişte ne olursa olsun, anne kız çatışmalarını çözmek için mutlaka bir yol vardır diye düşünüyorum. Tek yapılması gereken ilk adımı atabilmek.

Peki anne kız arasında sağlıklı bir iletişimi devam ettirmek için neler yapabiliriz?
–        Aktif dinleyici olmaya çalışın. Herhangi bir varsayımda bulunmadan önce, annenizi veya kızınızı dikkatinizi maksimum seviyeyede vererek dinleyin.

–        Annenizi veya kızımızın yaşına ve şartlarına göre düşünüp, empati yapmaya çalışın.

–        Anneniz veya kızınızla açık, dürüst bir iletişim kurmaya gayret edin. Karşı tarafı suçlayıcı cümleler kurmak yerine, kendi duygularımızdan bahsedin. Örneğini, ‘Beni çok yıpratıyorsun!’ yerine ‘Üzgün hissediyorum’ gibi.

–        Anne kız ilişkisi ne kadar yakın olursa olsun, belli sınırları da olmalıdır. Sınırlarınızı çizdiğinizden emin olun.

–        Sağlıklı bir ilişki sürdürmek istiyorsanız, geçmişte yaşananları affetmeye çalışın.

–        Annenizle veya kızınızla her zaman aynı fikirde olmayabilirsiniz. Her farklı görüş için tartışmak ya da kazanmaya çalışmak yerine, birbirinizi olduğu gibi kabul etmeye çalışın.

Son olarak, kızınızla saglıklı bir iliski yasamak istiyorsanız, önce annenizle olan ilişkinizi tamir etmeye çabalayın. Atalarımız ne demişler?: ‘Ne ekerseniz onu bicersiniz.’

Devamını Oku

KARANTİNADA TEKNOLOJİ KULLANIMI

0

BEĞENDİM

ABONE OL

‘Her imtihan başka bir imkanı doğurur’

Değerli Dostlar,

Korona virüsü salgınıyla tüm dünyada ‘Evde kal’ çağrılarının hızla artması sonucu bir çoğumuz, iş, alışveriş, eğitim ve hatta sosyalleşme ihtiyaçlarımızı, internet ve sosyal medya üzerinden yapmaya başladık. Dolayısıyla teknoloji kullanımı da karantina günlerinde oldukça artış göstermiş oldu. Örneğin; benim gibi evden çalışan kişiler, toplantılar için Microfost Teams, Zoom gibi canlı bağlantı aplikasyonları kullanmaya başladı. Ve bu durum, bu uygulamaların son 1 ay içerisinde kullanımlarını %45 arttırmış oldu.

Business Today Gazetesi, geçenlerde Hindistan’da yapılan bir araştırmayı paylaşmıştı. Son bir ayda Facebook, Whats up, Instagram, Twitter gibi sosyal ağ kullanımları Hindistan’da %87 artmış.

Türkiye’de ise bir çok internet televizyonunun sadece Mart ayı içerisinde abone oranları, yaklaşık %40 ile %60’ lık artış oranları göstermiş.

Online alışverişlerde de, özellikle temel gıda ve temizlik malzemesi konusunda, ciddi artışlar söz konusu.

Biliyorsunuz, salgınla birlikte okulların tatil edilmesiyle, tüm öğrenci ve öğretmenler uzaktan eğitim sistemine geçmiş oldu.

Bakıyoruz yavaş yavaş konserler, müzeler, sanatçı sohbetleri de online sisteme geçmeye başladı. Eğlence, kültür ve sanat sektörü de bu sisteme yavaş yavaş ayak uyduracak gibi görünüyor.

Dolayısıyla bu durum, bizi, mecburi olarak  teknoloji kullanımına itiyor. Uzmanların söylemlerinde ve kitaplarda yer verildiği gibi; ‘şu yaşta, günde şu kadar internet kullanımı’ gibi söylemlerin, bu aşamada rafa kaldırılması gerekiyor. Amerikan Pedriatri Derneği bile, son bildirisinde çocukların yaşlarına göre kullanması gereken internet ve televizyon saatlerini, salgın dönemi için daha gevşetmiş durumda.

Ancak bu bizim, sabahtan akşama kadar elimizde kumanda, tablet ya da telefonla vakit geçirmemiz anlamına gelmiyor. Salgın süresince de teknolojiyi, onun esiri olmadan, denetimli bir şekilde kullanabiliriz. Yaşadığımız bu sürecin gidişatı hala çok net değil, belirsizlikler maalesef halen devam ediyor. Belirsizliğin oluşturduğu kaygı sebebiyle de bir çoğumuz, elinde sürekli telefon ya da sürekli açık olan televizyonlar aracılığıyla son gelişmeleri an ve an takip etmeye çalışıyoruz.  Fakat, sürecin panik durumu yavaş yavaş geçmeye ve alışma evresine doğru yol alınmaya başlandı. Artık bizlerin de an ve an haber takip etme, seyretme alışkanlıklarımızı azaltmamızın zamanı geldi. Çünkü uzmanlar, korona virüsü salgını sonrası insanlarda ciddi kaygı problemleri oluşabileceği kanısında. Bir de bunun üzerine teknoloji bağımlılığını ekleyip, sorunlarımızı daha fazla büyütmeden tedbir almaya başlayabiliriz.

Yine tekrarlamak isterim ki, virüs salgını ile birlikte yeni bir dijital çağa girildi ve teknolojinin internet, sosyal medya ve online aplikasyon ayakları hayatımızda sürekli var olacak gibi görünüyor. Ama diğer bir taraftan ben yine, ‘Her imtihan başka bir imkanı doğurur’ düşüncesini savunmaya devam edeceğim. Söyleşilerimde ve yazılarımda bahsetmiş olduğum ‘bıçak ne işe yarar?’ örneğinde bıçak; ‘hem domates kesmeye, hem insan öldürmeye yarar‘ demiştik her defasında. Teknoloji kullanımı için de bu örneği kullanarak, teknolojinin bize zarar vermesine izin vermeden, kendi yararımıza kullanmayı çok hızlı öğrenip, hayata geçirmeliyiz. Bize zarar verebilecek, bağımlılık yaratabilecek oyun siteleri, sosyal medya mecraları, kumar ve pornografi siteleri, ihtiyacımız olmadan kullandığımız alışveriş sitelerinden en azından bu dönemde uzak durmaya çabalamalıyız.

Neler Yapabiliriz?

Evde kaldığımız bu dönemde ben kızımla birlikte, teknolojiyi nasıl ‘minumum kullanıp, maksimum yarar’ sağladığımızı bir kaç örnekle sizlerle paylaşmak isterim.

En başta zamanımı sosyal medyada çoğu asılsız olan bilgileri takip etmeyerek ve kaygı düzeyimi yükseltmemek adına her gördüğüme, her duyduğuma inanmayarak kendi ve dolayısıyla da çocuğumun ruhsal sağlığımızı korumaya çalışıyorum.

Bizim evimizde televizyon yok ama olsaydı günde sadece 1 kere ana haber bültenini seyreder ve televizyonumu kapatıyor olurdum.

Kızımla haftanın bir kaç günü, youtube’da spor hocalarının videolarını açıp, en az yarım saat spor yapıyoruz. Bazı akşamlar yine müzik aplikasyonlarından yararlanıp müzik çalıyor ve dans ediyoruz.

Beraber kitap okuyoruz, şiir okuma geceleri düzenliyoruz.

Ben kendim için almak istediğim online eğitimlerimi yine teknolojinin bana sunduğu nimetlerden yararlanarak alıyorum.

Kızımla beraber çok değil, haftada bir gün mutfağa girip, kek, ekmek, börek gibi yiyecekler yapıp kendimizi ödüllendiriyoruz. Yemek tarifleri için de yine internetten yararlanıyoruz.

Haftanın bir günü cep telefonumdan sinema ya da dizi gecesi yapıyoruz.

Virüs öncesi koşuşturmalardan konuşamadığımız bir çok konuya değiniyoruz, sohbet ediyoruz. Örneğin; geçen akşam aile değerlerimiz, gelecek hayallerimizi konuştuk.

Yine akşamları kızımla meditasyon çalışması yapıyoruz, beraber dua ediyoruz, bol bol şükür ediyoruz.

Uyku saatlerimize ve besinlerimize çok dikkat ediyoruz. Akşam 10’dan sonra cep telefonlarına veda ediyoruz, sadece kitaplarımız ve sohbetimiz bize arkadaşlık ediyor.

Ve ben bu hayatta en çok sevdiğim şeyi bu ara bol bol yapabiliyorum, yazıyorum…

Sevgiyle.

Pınar Holt

Yazar, Davranış Bilimci, Konuşmacı

Web: http://www.pinarholt.com/

Instagram: @pinarholtofficial

Linked-in: Pinar Holt

Devamını Oku

SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sevgili Dostlarım,

Malum Şubat ayı, bir kısmımızın çok önemsediği bir kısmımızın her ne kadar itibar göstermese de bildiği gibi ‘Sevgililer Günü’ nün olduğu ay. Bu nedenle bu ay ki yazımı, Türk sinemasının etkileyici filmlerinden ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’dan esinlenerek, ‘Sevgi’ üzerine yazdım.

Bir cumartesi sabahı kızımla sahile yürüyüşe çıkarken ara sokakların birinde eski marka otomobillerden bir tanesine rastladık. Aracın arka camının neredeyse tamamı Türkan Şoray’ın bir fotoğrafı ile kaplanmış, yan tarafında da ise ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ yazıyordu. Araba da film de 70’lerin sonu, 80’lerin başından kalma. Nedenini bilmiyorum ama bu fotoğraf ve filmin görsellerini bir araba da yazılı olarak görmek beni duygulandırmıştı o sabah. Bu konuya birazdan döneceğim.

Türk sinemasının tabiri yerindeyse sultanı Türkan Şoray’ı, birkaç yıl önce konuşmacı olarak davet edildiğim bir üniversite de yakından görme şansım oldu. Benim bulunduğum oturumdan sonra Türkan hanım zirvenin kapanış konuğu olarak katılmışlardı. Konuşmasını yaparken sahneden tüm salona yansıyıp hepimizi etkisi altına alan gözlerinde ki o inanılmaz enerji ve bakışın adeta aynısıydı bu arabanın arkasında ki fotoğrafta.

Gelelim arabanın yanında yazan ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ yazısına. Bilmiyorum size de aynısı oluyor mu ama ben her seferinde bu filme ait bir fotoğraf, bir poster, bir yazı gördüğüm zaman, filmin Cahit Berkay’a ait o muhteşem müziği ve replikleri zihnimde canlanıyor her seferinde. Belki de çocukluk yıllarımda filmi ilk sinemada annem ve arkadaşlarıyla izlediğimde, onların neredeyse hıçkırarak ağlamalarıydı beni etkileyen.

Filmi kısaca bir hatırlarsak; Türkan Şoray, Kadir İnanır’a aşık olur, evlenirler ve 1 çocukları olur. Bir gün Kadir İnanır işinden olur ve aylarca evine gelmez, karısı ve çocuğuyla bağlarını koparır. Bu sırada Türkan Şoray’ın karşısına oğluna babalık edecek, ailesine sahip çıkacak iyi bir adam çıkar ve Türkan Şoray tekrar evlenir. Bir süre sonra Kadir İnanır çıkagelir. Türkan Şoray, tutkuyla aşık olduğu çocuğunun babası ile hoşgörü, sadakat, sevgi güven hissettiği 2. Eşi arasında seçim yapmak durumunda kalır.

İşte filmin, en akıllarda kalan ve annem ve arkadaşlarını sinemada hıçkırıklara boğan ve bir çoğumuzu hala duygusal olarak etkileyen sahnesi de burasıdır.

Sevgi Ne Demekti?

Sevgi İyilikti, Sevgi Dostluktu, Sevgi Emekti…

Türkan Şoray, Kadir İnanr’a hala büyük bir tutku ve aşk hissetmesine rağmen, iyiliği, dostluğu, emeği yani 2. Eşini seçer.

Bu filmi birçok kişiyle tartışırken ye ‘Sence Türkan Şoray’ın seçimi doğru muydu?’ diye sorduğumda, birçok kişi doğru olduğunu savunuyor. Hatta kendi sosyal medyamda bununla ilgili ufak çaplı bir anket yapmıştım. Yüzde seksenlerde sonuç aynı çıkmıştı. Peki benim işin içinden çıkamadığım ve ikilemde kaldığım konu şu: ‘Hem Türkan Şoray’ın seçimin doğru olduğunu savunup, hem gerçekten aşık olduğu çocuğunun babasını seçmediği sahne de neden yoğun duygusallaşma ve hatta gözyaşı döküyoruz?’

Yoksa ‘Kalbimizi dinlemek yerine, toplum tarafından doğru kabul edilmiş, düşünceleri kalıplarını kabul edip, gerçek aşkı yaşayamadığımız için mi ağlıyoruz?’

Yani kendi seçimlerimize mi?

 

Sevgiyle.

Devamını Oku

ÇOCUĞUNUZUN EN İYİ ARKADAŞININ BİLGİSAYAR, TABLET YA DA TELEVİZYON OLMASINI İSTER MİSİNİZ?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir süre önce kızımı götürdüğüm açık hava oyun parkında 4-5 yaşlarında minik bir kız çocuğu gözüme çarpmıştı. O güzeller güzeli minik kız, biraz ilerisinde oynayan bir grup çocuğa bakarak sağ elini, havada saydam bir ekran varmış gibi sağdan sola kaydırıyordu. Hani tabletlerimizde istemediğimiz sayfayı geçmek için ekran kaydırması yaptığımız gibi. Bu hareketin bir anlamı edeceğini düşünerek yanına gittim.
–         ‘Merhaba,  yaptığın el hareketi dikkatimi çekti. Bu oyunun adı ne?’ diye sordum.
–        ‘Bu bir oyun değil!’ dedi.
–        Peki nedir?
–        ‘Şu karşıdaki çocuklar’ dedi. ‘Beni oyuna almadılar, beni ittiler, bende onları sağa kaydırarak yok etmeye çalışıyorum’

Belli ki bu kız çocuğu kontrolsüz ve uzun saatler tek başına tablet kullanımına maruz kaldığı için akran ilişkilerini nasıl yürütebileceğini bilmiyordu ve aynı zamanda aynı tabletlerde yaptığımız gibi içinden çıkamadığı durumları sayfa değiştirerek çözmeye çalışıyordu. Gerçek dünya ile sanal dünya birbirine karışmıştı belkide. Hemen yanıbaşımızda olan anneye baktığımda aynı tahmin ettiğim gibi bir açıklam yapmıştı. Küçük kız doğduğundan beri yeme ve uyku problem yaşadığından aile, çok erken aylarda cep telefonu ve tabletleri aracı olarak kullanmıştı. Bu hikaye aslında konunun uzmanları tarafından irdelenmesi gerekli derin bir konu, umarım bu güzel kız çocuğunun ailesi çok geç kalmadan durumun ciddiyetini fark edebilir ve bir uzman yardımı alabilirler.
Benim bugün değinmek istediğim kısım ise; bebeklikten itibaren çocuklarımızı kontrollü ekran kullanımı konusunda nasıl destekleyeceğimiz ve böylece hem beyin gelişimlerine hem de gerçek ve sanal dünyayı nasıl ayırt etmelerine katkı sağlayacağımız yönünde olacak. Çoğumuz akıllı telefon sahibiyiz ve çocuklu ailelerin çoğu tablet ve bilgisayar sahibi. Bu aygıtlardan indirebileceğimiz yaklaşık 100 bine yakın eğitim uygulaması var ve bu uygulamalar 3 yaş sonrası kullanımlarda çocuğun zeka gelişimi için muhteşem bir fırsat haline dönüşebilir.
NASIL MI?
–        Tabiki doğru kullanıldığı takdirde…
Eğer tableti, telefonu, televizyonu çocuğumuzun eline bakıcı olarak verip onu sanal dünya ile yalnız başına bırakırsak, ne yazık ki bir süre sonra yazının başında bahsettiğim parktaki küçük kız gibi sanal ve gerçek dünyayı ayırt etmekte zorluk çekebilir.

Bazılarımız,
–        ‘Eeee gerçek ve sanalı ayırt etmese ne olur ki?’ diye düşünecek olursa; uzmanlar gerçek ile gerçek olmayan durumlar karışmaya başladığında ruh sağlığımızda ciddi bozulmalar görüldüğünü belirtiyorlar.
İsveç’li felsefeci Piaget’in ‘Soyut işlemler’ teorisine göre; çocukların soyut anlamları anlaması 12 yaş sonrasında mümkün olabiliyor. Yani küçük çocuklar iyi, kötü, Allah, ölüm gibi kavramları önce hayallerinde resmettikleri şekilde algılıyor ve 12 yaş sonrasında bu kavramlar tam olarak yerine oturmaya başlıyor. Dolayısıyla çocuklarımız küçükken izledikleri film, dizi ve oynadıkları sanal oyunlarda gördükleri her şeyi gerçek sanabilirler.
TABLET, TELEFON, TELEVİZYON KULLANIMINDA ÇOCUĞUN YANINDA MUTLAKA BİR EBEVEYN BULUNMALI!
Tablet ya da telefon kullanırken, televizyon izlerken çocuğun yanında mutlaka bir ebeveyn, bakıcı ya da öğretmenin bulunması ve çocukla etkileşim halinde olması önemsenmelidir. Çünkü ufak yaşta ki çocukların internet üzerinden izledikleri ya da oynadıkları uygulamaları tek başına öğrenebilmeleri ve gerçek dünya ile pekiştirebilmeleri mümkün değil.
Kızım ufakken ‘Telly tubbies’ adında bir program vardı ve her cumartesi sabahı beraber izlerdik. Kızım bir keresinde izlerken:
– ‘Anne, tellytubby hayvan mı? İnsan mı?’ diye sormuştu. Bende onların televizyonda çocuklar için yaratılan bir karakter olduğunu, gerçek dünyamızda olmadıklarını anlatmıştım. Ama orada zıplayan tavşanın hayvan olduğunu ve hayvanat bahçesinde gördüğümüz tavşanın aynısı olduğunu yani gerçek olduğunu anımsatmıştım.
İNSANIN OLMADIĞI YERDE ÖĞRENME OLMAZ
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki çocuklar, ekran ve televizyondan ziyade etkileşim halinde olduğu kişilerden öğrenebiliyorlar. Örneğin bebekleri bir düşünün! Onlar doğdukları ilk aylar anne ve babalarını izleyerek mimik yapmayı ve sesleri öğrenebiliyorlar. Eğer sadece teknoloji kullanarak öğrenebilseydik, doğduğu an itibari ile bebeğin eline bir tablet uygulaması verir ve her şeyi oradan öğretirdik. Ancak doğanın kanunu gereği, bebek kendisine bakım veren ile interaktif bir iletişim halinde olursa öğrenmeye başlar ve bu çocukluk yıllarında da devam eder.
Örneğin; kızımla akşamları ders çalışırken ‘Sınıf Oyunu’ diye bir oyunumuz var. 16 kişilik, oyuncaklardan oluşan bir sınıf oluşturuyoruz. Kızım öğretmen oluyor ve sınıfa yoklama yaptıktan sonra hangi dersi ya da ödevi yapmamız gerekiyorsa, o dersin anlatımını internetten açıyoruz, sınıfça dinliyoruz ve sonra kitaba geçip konuyla ilgili ödevi yapmaya başlıyoruz.
Peki böylece ne yapmış oluyoruz?
–        Beraber oyun oynayarak güzel vakit geçirmiş oluyoruz.
–        Sınıf oyunu olduğu için gün içerisinde okulda neler yaşadığını öğrenmiş oluyorum.
–        Teknolojiden nasıl doğru yararlanabileceğimizi görmüş oluyoruz.
–        Sonrasında uygulamalı olarak ders kitabından konuları pekiştirmiş oluyoruz.
–        Ders çalışmaktan haz almayan kızım bu oyun, teknoloji ve uygulamanın olduğu interaktif çalışmadan motive oluyor.
Böylece bir taş ile birkaç kuş vurmuş oluyoruz.
Her platformda belirttiğim gibi hayatımızda radikal bir değişiklik yapmadığımız sürece, yaşadığımız çağda teknolojiden ayrı yaşamamız mümkün değil. Dolayısıyla biz teknolojinin çocuğumuzun  en yakın arkadaşı olmasına fırsat vermemeli, onların hayatlarına olumlu katkı sağlayacak bir araç haline getirmeliyiz.
Sevgiyle.

 

Devamını Oku

REHİNECİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Değerli Dostlar,

Sizlerle bugün paylaşacağım aile hikayemizi bir süre önce teyzemden dinlemiştim. Ailece hikaye anlatmayı severiz. Biz çocukken rahmetli annanem dört torununu da eteğinin etrafına toplar, kendi yaşamı ve ailesi ile ilgili bir sürü hikayeler anlatırdı. Anlatıma; hem vuucut hareketlerini, hem yüz mimiklerini, ses tonunu öyle tadında katardı ki, biz gözlerimizi annanemin üzerinden alamaz, pür dikkat dinlerdik. Aynı anlatım yeteneği hem anname, hem teyzeme geçmiş. Şimdi teyzem çok rahatsız, konuşacak durumda değil ama iyi olduğu günlerin birinde işte en son anlattığı bu hikaye için; ‘Teyze, ben bunu köşe yazısı olarak yazarım.’ demiştim. Ve şimdi de bu hikayeyi sizlerle buluşturmak istedim.

Konu misafirperverlikten açılmıştı. Bu korona günlerinde ne misafirlik, ne bayram ziyaretleri kaldı diye konuşurken, misafir ağırlamanın kendi aile geçmişimizden beri ne kadar önemli olduğunu etkileyici bir hikaye ile vurguladı teyzem. Annanem çok genç yaşta dedemi kaybetmiş. Türkiye’nin 70 sene önceki şartlarında iki çocukla büyük sıkıntılar yaşayarak ayakta kalmaya çabalamış. Yani sene 1940’lar, Cumhuriyet kurulması ardından tekrar ayağa kalkmaya çalışan yeni bir ülke, ardından Atatürk’ün ölümü, üstüne 2. Dünya savaşı ve tüm bunların getirdiği yokluk, kıtlık ve sıkıntıları üzerinden atmaya çalışan bir dönem. Bir dilim ekmeğin hesabının yapıldığı bu ve benzeri gerçek hikayeleri dinlerken bile insanın inanması çok zor geliyor. Rahmetli annanem  hem ev işlerinde, hem mutfak işlerinde çok becerikliymiş. Hani aynı malzeme ve süreyi iki kişiye eşit şartlarda verirsiniz, aynı yemeği yaparlar da; birinin tadı iyi olur ama ötekinin tadı damağınızda kalır ya. İşte o tadı damağınızda kalan yemeği yapan annanemdi. Bir kilo patates, soğan, bir kaşık salça ve bir tutam tuz ile size dünyanın hiç bir yerinde tadamayacağınız muhteşemlikte patates yemeği yapabilirdi. Halk arasında buna ‘Elinin tadı güzel’ derler. Elinin tadı güzel ise ne yapsan güzel olur. Rahnetlinin köftesi de çok meşhurmuş, şehir dışından sırf köfte yemeğe gelirlermiş annanemim evine.

Yine bir gün şehir dışında yaşayan bir aile yakınımız, o zamanlar telefon olmadığından annaneme mektup göndermiş. Annanemin ismi Nadide idi. ‘Nadide, şu tarihlerde İstanbul’a iş için geleceğim. Hazırlan hanımla sana köfte yemeğe geleceğiz.’ Ancak bahsettiğim gibi, o dönemler  yokluk dönemi, kadın başına iki çocukla geçinmeye çalışan annanemin o sıralar misafir ağarlayacak parası yokmuş. Ama bir taraftan da misafir ağırlamak bir şeref meselesi, geri çevrilmesi, bahane üretilmesi mümkün değil. Ananaem ne yapayım, ne edeyim, nereden para bulayım diye düşünürken, çıkarmış gümüş konsolunun içinden bir gümüş eşya, tutmuş Karaköy’ün yolunu. Karaköy’de ne mi varmış? Efendim o zamanlar Karaköy’de rehineciler olurmuş. O zamanlar bu bir meslekmiş. Nakit paraya sıkıştığınızda, elinizde bulunan elektronik, gümüş, halı gibi değerli bir eşyanızı bırakır, nakit paranızı alırmışsınız. Sonra elinize para geçince, ödünç aldığınız parayı faiziyle iade eder, bıraktığınız eşyanızı da geri alırmışsınız.

İşte annanemde misafirlerini en iyi şekilde ağırlamak için vermiş gümüş parçayı, almış parasını, yapmış alışverişini, o dillere destan köftesini ve zeytinytağlılarını da yapmış. Diğer aile yakınlarını da davet etmiş, kocaman bir masa kurmuş. Kalabalık, cümbür cemaat layığıyla ağırlamış misafirlerini. Tabi bizde misafir hiç eksik olmadığından ve evde hep bir masa kurulduğundan, Karaköy’de ki rehineciler annanemi iyi tanırlarmış. Bilirlermiş annanemin elinin de, gönlünün de bol olduğunu, o yüzden de parayı faizsiz geri alırlarmış ondan.

Teyzemin demesine göre o zamanlar yokluk çokmuş ama gönüller bolmuş. Şimdi her şeyimiz var, masalarımız dolup, taşıyor. Hatta yemek artığı konusunda bir çok ülkeyi geçiyoruz ama maalesef gönüllerin güzelliğine hasret kaldığımız bir dönem yaşıyoruz. Üzerine de virüs salgının gelmesi tuzu biberi oldu. Belki de tüm dünyayı saran bu virüsün bize bir taraftan da vermek istediği bir mesaj var, kim bilir?

Sevgiyle.

 

 

 

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Sitemizi kullanarak çerez kullanımını kabul etmiş olursunuz.