DOLAR 15,8444 1.95%
EURO 16,7658 3.11%
ALTIN 926,861,76
BITCOIN 4791943,65%
İstanbul
22°

AÇIK

02:00

İMSAK VAKTİ

ERDEM TALAŞ

ERDEM TALAŞ

25 Mayıs 2021 Salı

SOSYAL HAYAT

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İki binli yıllar hayatımıza pek çok yenilik getirdi. Bu yeniliklerden belki de en önemlilerinden biri internetin ve ona bağlı olarak sosyal medya kavramının gelişmiş olması diyebiliriz. Evet, hayatımızda medya zaten vardı üstüne bir de bunun “sosyal” olanı çıktı. Sosyal medyanın geleneksel medya anlayışından en önemli farklılığı bizlerin, yani sıradan vatandaşların da bu medya sayesinde tanınma ve görüşlerini ifade etme olanağına kavuşması oldu. Eskiden TV’de çıkan biri bununla övünür hatta çıktığı programı önüne gelene izletirdi. Reklamlarda oynamışsa maaile TV karşısında o reklamın çıkması beklenirdi… Artık TV’nin yerini Youtube aldı, gazeteler online basılıyor, Facebook, Twitter, Instagram o kadar yaygınlaştı ki ilkokul çocukları “kanal açıp”, “abone kasıyor!”

Sosyal medyanın bu cezbedici gücünün bir başka örneği de kuşkusuz bloglar. Blog kısaca online bir günlük olarak tanımlanıyor. Dileyen herkes ücretsiz bir blog açarak ilgi alanları doğrultusunda yazılar yazıp yine sosyal medya aracılığıyla bunları paylaşıyor. En az kanal açanlar kadar takipçisi olan blog yazarları var. Bu blogların geneline baktığımızda popüler olayların sıklıkla konu edildiğini görüyoruz. Moda, gezi, edebiyat vb. ilgi alanlarında her gün binlerce blog yayına giriyor ve paylaşılıyor.

Editörler olarak, bloglara çok önem veriyoruz. Çünkü blog yazımı, daha doğrusu yazma işi başlı başına büyük bir emek ve sorumluluk. Yazmak, ciddi bir düşünme ve araştırma sürecini de beraberinde getiriyor. Bir anlamda yazmak, tarihe not düşmekle eşdeğer. “Ben buradaydım ve bunları düşündüm, ifade ettim” demenin en geçerli yolu hala. Üstelik internet devrinde! Yüzlerce yıl önce yazılan kitapların bugün bile baskılarının yapıldığı düşünüldüğünde, online ortama aktarılan blog yazılarının insanlığın sonuna kadar tarihsel hafızada yer edineceğini söylemek sanırız yanlış olmaz. Atalarımız ne de güzel söylemiş; “Söz uçar, yazı kalır” diye…

Biz, Eğitim Her Yerde ailesi olarak samimi bir düşünceyle yola çıktık. Amacımız popüler kültürün tüm dünyayı sardığı bir çağda, gerçekten işe yarar, pratik ve kapsayıcı bir eğitsel blog oluşturmaktı. Popülizmin pırıltılı limanlarına sığınmadan, ama günceli, konuşulanları da hesaba katarak… Eğitimin her alanından ve her türlü düşünceyi barındırarak, ama asla yargılamadan, kırmadan, dökmeden… Yola taş koymak için değil, yoldaki taşları kenara çekmek için… Geçmişin klişeleri üzerine değil, geleceğin umudu ve aydınlığı için…

Bu bağlamda sitemizi “herkese” açtık. Evet yanlış okumadınız “herkese.” Çünkü eğitim asla ve asla belli bir zümrenin malı olamaz. Eğitim tüm ulusun ortak paydası, ortak düzlemidir. Eğitimciler elbette ki eğitimde birincil söz sahibidir ama bu, eğitimci olmayanların fikrini ifade edemeyeceği gibi bir yanılgıya sebebiyet vermemelidir. Biz herkesin fikrini önemseyen, demokratik, fırsat eşitliğini gözeten ve koruyan bir platform olmak için çabalıyoruz. Bu doğrultuda kendimizi geliştiriyor, okuyor, yazıyor ve düşünüyoruz. Ama asla salt bizim çabamızla bu işin yürümeyeceğinin de farkındayız. Bu yüzden eğer bize destek olmak istiyorsanız sitemizde yazarlık yapmanızı, sosyal medya hesaplarımızı takip etmenizi ve Facebook gruplarımıza katılmanızı tüm kalbimizle diliyoruz.

Bu çorbada karınca kararınca tuzu olan herkese minnettarız…

Devamını Oku

Susma Sanatı

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Susmak karşındaki cahile verilen gizli bir konferanstır. Bilmediğin için değil, bildiğin halde susmak anlamlıdır. Biliyor gibi yapıp susmaktan bahsetmiyorum, bilip susmak kıymetlidir. Bazen bu bir hatır, bazen önce kendine saygı bazen de değişmeyecek sabit düşüncelere karşı bir savunma mekanizmasıdır.

Susmak erdemdir.

Susarak da insan duygulara kelepçe  vurabilir. En son söylemek istediğimiz şeyleri cümle başına getirip anlaşılmayı zorlaştırmayı engeller. Düşünmeden, kızgınlıkla, bitmek bilmeyen öfkenin doğurduğu o olumsuz kelimelerin savrulmasına mani olur. Susmak; bazen birinin ardından alaycı bir tebessümdür bazen de ‘yazık olur, kelimelerime’ demektir. Varsın herkes kendi inanmak istediğini düşünsün diye haykırmaktır. Kendini ne konuma getirdiği önemsizdir, susan için. Çünkü;  gerçeği yeteri kadar bilmektedir. Susarak da anlatabilir, çığlık atabilir ve hatta tam tersi kahkahalar atabilir. Ama ifade etmek istiyorsan illaki bir şeyleri, işte o zaman da olayları olduğu gibi kabul edebilmek en büyük erdemdir susan için.

Susmak en güzel cevaptır bazen

Bizler, kabullenmek yerine kontrol etmeyi seçersek, sonuçları hiç tahmin bile edemeyeceğimiz ölçüde hayatımızı olumsuz etkileyebilir. Aslında ‘kontrol etmek’ kaybetme korkusuna, öz güven eksikliğine dayanan bir denetim mekanizmasıdır. İlk bakışta hayata karşı bir güvence gibi gelebilir. Fakat zamanla yarattığımız kaos içinde çekilmez bir hayat sunar.

Bir de acziyet karşısında susmayı tercih edenler vardır. Ne kötü bir durumdur insanın söyleyecek bir sözünün olmaması. Kendini olmak istediği resmin bir parçası olarak göstermekten farksızdır. Savunması ‘mahcubiyet’tir belki ama kendini güvenilmez, aciz  bir insan haline sokar.

Devamını Oku

EY VATANDAŞ Bİ KENDİNE GEL

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bize Bir Masal Anlat diyor İstanbul bırakın bu bana bir şey olmaz ayaklarını, kardeşim hepimiz etten kemikten yaratıldık. Bizde bir laf vardır Erzurum ‘da soğuğa heriflik olmaz derler. Şimdi bizler görmediğimiz bilmediğimiz bir virüse heriflik etmeye kalkıyoruz. Neymiş bize bir şey olmaz yok öyle bir şey kardeşim göz göre göre binler insanımızı kaybettik bir hiç uğruna sana olmuyorsa ‘da senin bulaştırdığına, bulaştıracağına ‘da yazık be kardeşim

Dönüp şöyle bir bakalım geriye, coronavirüs’le mücadelemizde 118 gün geride kaldı…

Peki ne ile mücadele ediyoruz biz? Bir virüsle, 1 gram bile değil. Sadece ülkemizde 5 binin üzerinde yurttaşımızın vefatına neden oldu… Peki ne ile mücadele edemiyoruz biz? Kendimizle yani irademizle…  Mart ve nisan ayında yaşadığımız kabus mayısta da devam etmişti…

Sıkıldık, bunaldık, 65 yaş ve üstünde büyüklerimiz tecrit edildi.  Ardından 20 yaş ve altı kardeşlerimiz hücrede gibi yaşadı… Ne için; daha konforlu bir hayata yeniden dönebilme adına…  Peki bugün İstanbul sokaklarını gezin, ne göreceksiniz? Yüzde 50’ye 50 umarsızlık…

“Havalar ısındı yaşamaz diyorlar” telkinleriyle geçiyor günlerimiz… O yüzden vaka sayısı yeni normal 1 Haziran’dan beri binin altına düşmüyor… 20’ye kadar olan ölüm sayısını da iyiden iyiye kanıksadık zaten… En çok merak ettiğimiz de düğün ve derneklerin akıbetiydi… Elbette o sektör de taş yesin kaygısında değilim…            Ama belli kurallar geliyorsa, o kurallara uymak zorundayız… Ben de bayılmıyorum maske takmaya sıcağın alnında…  Ama alternatifi yoksa çıkaramazsınız…

Eğer sınırlı sayıda insanla yapılacaksa düğünler, sınırlı olacak…  Eski alışkanlıkları yaşatmak için, yeni alışkanlıklarımızı öğrenmeliyiz öncelikle…

Sosyal mesafe olarak adlandırılan konuyu hala anlayamayanlar var… Belli ki 2020 bize sadece bunları yaşatacak…  Peki hala neden mürüvvetine tanıklık ettiğimiz insanların hayatına sabotaj düzenliyoruz…Manzaraları gördünüz, halaylar çekiliyor, dansözler oynatılıyor… Oyunu kuralına göre oynamamak neden ola ki?

Hala üst perdeden racon kesiyoruz hayata  (H)alayına gider yapıyoruz…Sonra Avrupa ülkelerinde ‘h’alay konusu oluyoruz… Yapmayınız efendim az sabır…  Sonra halay başı da sezon sonu da yaparsınız…  İstanbul ‘un  Coronavirüs ateşi alev almışken…

Sokmayın körüklerinizi araya…

 

Devamını Oku

KIRALIM ZİHNİMİZDEKİ ENGELLERİ

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Çevremizde belki en yakınımız ‘da olan çok özel insanlar mevcut onlar Hakikaten Allah’ın sevdiği kullardır. Hatta daha ileri gideyim onlar bana göre Allah’ın yer yüzündeki melekleridir.

Engel kelimesi ne kadar kaba insanların zihnini karamsarlığa iter gibi. Bir düşünelim gerçekten bizim engelli dediğimiz insanlar bunu hak ediyor mu? Biraz hakaret gibi olmuyor mu?

Bir şekilde biz engel kelimesiyle onlara duvar örüyoruz. Kalplerini değil ruhlarını incitiyoruz. Hayata bakış açılarını sınırlıyoruz. Onlara sosyal yaşam içerisinde camdan duvarlar örüyoruz.

Toplum olarak engel   kelimesiyle birçok insanımızı yıpratıyoruz. Onların üretim güçlerini yok edip bir nevi sosyal yaşamdan dışlıyoruz. Daha çocukken ümitlerini yok ediyoruz.

Sizce de engel kelimesi onların hayata renkli bakış açılarını yok etmiyor mu? Belki de biraz toplum olarak bize hoş ve güzel gözüken her şeyin daha özel olduğunu düşündüğümüz için bu tavrımız. Düşünceleri ile ufkumuzu genişleten bu   özel nitelikli insanlara aslında yaşamı farklı açılardan bize gösterdikleri için kutlamalıyız.

Kelimeler bu   özel yetenekli insanlar için kibar bir dil kullanıyorken   biz neden sağır bir kelimeyi seçiyoruz. Lütfen engel kelimesi bu insanlar için kullanmaktan vazgeçip onlara simsiyah bir gözle değil bin bir renkle bakalım. Onların yalnızlaşmasını engelleyip toplumda bizim gibi aktif rol oynamasını sağlayalım hep birlikte.

Zaten hepimiz biraz eksik değil miyiz? Bu insanlardan daha üstün olduğumuzu   söyleyen ilahi bir güç yok. Neden bu kadar ısrar ediyoruz engel sözcüğünde. Zamanın bize de onlara kattığı aynı birlikte birbirimizi itmeden yaşama vakti değil mi? Geleceğe güzel bir bakış açısı iletelim hadi birlikte birbirimizi kaybetmeden yürüyelim.

Engeller yürekte olmasın. Fiziksel engeller görmezden gelinebilir değil mi?

Devamını Oku

EMPERYALİST GÜÇLER TÜRKİYEDEN NE İSTİYOR !

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Batı devletleri bizi güçsüz bırakmak için bizim kültürümüzü ve geleneksel yapımızı değiştirmek istediler.Batı devletleri bizi güçsüz bırakmak için dinimizden uzaklaştırmak almak ister. Bizi güçsüz bırakarak, kendilerinin boyunduruğu altına almak istediler.

Bizim ilerlemezi istemez, başka devlete muhtaç olmamızı ister. Bizim kaynağımızı kullandırmak istemez, başka devlete muhtaç olmamızı istediler.

Bizi içten yıkmak ister, olaylar çıkarak emellerini her fırsatta gerçekleştirmek ister. Batı vatanımızı bölmek için kukla Kürt Devleti kurmak istediler

Batı devletinin özelliklerinden biride devletleri sömürgesi altına almak. Başka devletleri sömürgesi altına alarak kaynaklarını kullanmak istediler.

Türkiye, bu Orta Asya pazarının kendine yar edilmeyeceğini anlamaya başladı. Ama bu sefer Türkiye, emperyalistlerce çizilen kaderine kölece boyun eğmedi. Yeni dünya düzeni ile birlikte hız kazanan yeni bir taktiğe başvurdu, kendini pazarlama işine soyundu. Türkiye’deki egemen sınıf, bu ülkelerle yapılacak ticaretin yolu üzerinde olduğunu, bu ülke toplumlarıyla, kimisiyle çok az da olsa, kültürel ortaklıkları bulunduğunu ve bölgede hem islamik, hem modern kapitalist bir ülke olarak iyi bir model olduğunu vurgulamaya başladı. Egemen sınıf, bu kampanyayı hem dünya emperyalist sisteminin rütbelilerine hem de kendi kamuoyuna dönük olarak yürüttü. Bu kampanya son zamanlarda bayağı formdan düşmüş de olsa, hâlâ devam etmektedir.

Bu kampanyanın, emperyalistlere yönelik yürütülmesinin anlamı açık. Pazardan pay kapabilmek için kozlarını öne sürerek pazarlık gücünü artırmak. Türkiye emekçi sınıflarına yönelik yürütülmesinin anlamı ve gerekçesi ise Türkiye’nin çağ atladığı demagojisinden sonra Türkiye’nin büyük ve güçlü bir devlet haline geldiği demagojisini yaymak. “Adriyatik’ten Çin seddine büyük Türkiye” sloganı, bu dönemde üretildi. Türkiye birkaç komünistin ve dış mihrak kaynaklı provokatörün dile getirdiği gibi kötü durumda değildi, tam tersine Orta Asya’nın devletlerine yardım eli uzatabilecek, hatta bu pazarlar üstüne pazarlık yapabilecek kadar palazlanmıştı. Bu uğurda daha emin adımlarla yol alabilmesi ise, içerde sükuneti, “birlik ve beraberlik”i sağlamlaştırmasına, o ülkelere iyi örnek olmasına bağlıydı. Türkiye emekçi halkları bu “milli” çıkarlar konusunda sorumlu idiler.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.