DOLAR 15,8376 1.89%
EURO 16,7273 2.92%
ALTIN
BITCOIN 4780795,01%
İstanbul
22°

AÇIK

02:00

İMSAK VAKTİ

RECAİ NURCAN

RECAİ NURCAN

15 Mayıs 2022 Pazar

ZIPIRLAR MI, CİVANLAR MI? GENÇLER ÜZERİNE DÜŞÜNDÜKLERİM…

ZIPIRLAR MI, CİVANLAR MI? GENÇLER ÜZERİNE DÜŞÜNDÜKLERİM…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gençler için hiç bir zaman yeise düşmedim, ümitsizliğe kapılmadım!

Çünkü onları kahve köşelerinden izlemeyi bıraktım!

Medyadan öğrenmedim marifetlerini (!)

Hele son zamanlarda…

Yaklaştım, yakınlaştım.

Yanaştım, konuştum, dokundum!

Vallahi ne bir “Ah” işittim bizlere benzer, ne de kaçamak siyaset – hamaset gördüm gözlerinde!

Bu yüzden işte hep ümitvar oldum.

Evet, hava bugün güzel

Tam gezmelik, tam tozmalık!

Az önce, emanet kolilerim yüklendi arabama.

Tam 20 koli!

Yardım kolisi, ramazan kolisi, neyse adı…

Bi buçuk dakkada indi aşağıya, bibuçuk dakkada yüklendi!

Patır patır, çatır çatır, gümbür gümbür!

“Civa gibi gençler” maşallah.

Tek tek baktım hepsine.

Eli öpülesi annelerin; alınterleri, damla damla mintan ceplerine düşen, aslan yürekli babaların çocukları.

Helâl olsun!

Bugün cumartesi.

Evet hava bugün güzel.

Hele aylar sonrası güzelin güzeli!

Gençler doludur şimdi, Beşiktaş, Kadıköy…

-Allahu alem- yığılıdır sahiller, çekirdek çitleyenlerle.

Kafeler, banklar full!

Çamdan-kavaktan muhabbetler dolduruyordur boşalan bardaklarını, pervasız zıpırların!

Dünden, yarından; yan komşudan bihaber!

Bencil, faydasız…!

Dünya işte

Zıpırlar var, civanlar var!

Civanlar, ah civanlar!

Bizim civanlar!

Vallahi ateş parçası gibiler!

Ekmek-zeytinle açmışlar oruçlarını

Çorba kâselerini kafalarına dikmişler.

Ellerinde, sırtlarında koliler!

Gaye Allah rızası!

Gaye; bi bardak çay, hep birlikte!

Hadi bakalım öyleyse

“İyi olan” kazansın!

..

 

Devamını Oku

SAHANDA “ANADOLU”

SAHANDA “ANADOLU”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazı sabahlar mahallemizin gedikli bakkalı Bahri çevik ağabeye kahvaltı için “Sahanda Yumurta” siparişi veririm. “On Numara Esnaf” Bahri Ağabey sahana dizdiği üç beş sivri biberin üstüne hemen dört yumurta kırar ve tansiyonum çıkmadan (!) bana yetiştirir, sağolsun.

Bu sabah yine aynısı oldu. Abi güzel bi yumurta yapmış ve kapıdan uzatıp gitti. Cumartesi günleri iştahım daha mı fazla oluyor bilmem ama; sahanının yanındaki sandviç ekmeği kaptığım gibi yumurtaya bandım. Büyük çayla bi güzel geldi ki. (Aslında sabahları sıkı kahvaltı yapmak lazım. Hem güne enerjiyle başlamak, hem de öğle yemeğini geciktirip, akşam yemeğini “ofsayta” düşürmek için güzel bir yol, akıllıca bir taktik!)

Kahvaltımı yaparken bir taraftan da internetten bazı haberlere bakıyordum. Ne kadar zaman geçti bilmem, çayımı bitirirken bir de baktım, ekmeğimin son parçasını ağzıma atıyorum.

Eee?

Eee si; yumurtanın üçte biri daha sahanda duruyor

Ve ben ekmeği bitirmişim!

Ve ben ekmeksiz devam edemem!

(O anda kendimi, “Uzun yolda arabasının benzini bitmiş” bir adam gibi hissettim; Araba var, benzin yok; yumurta var, ekmek yok! ) Üzerime de bir tembellik çökmüş… “Üff püff” diyerek biten çayımı doldurmaya gittim.

Çayımı doldurup geri döndüğümde, dükkanın ortasında, üzerinde Şişli Belediyesinin tulumları olan bir genç vardı. Dahası -tevafuk bu ya- elindeki poşette yedi-sekiz ekmek! “Allaaah” dedim içimden.

Masama geçip oturdum. Çayı önüme aldım. Ve gencin konuşmasına fırsat vermeden elindeki ekmeden bir parça istedim. Bana “Abey buyur ne demek” dedi. Bende poşetteki ekmeklerden iri bir parça kopardım. Ve sonra gencin yüzüne bakarak “Ooo” dedim “Kepekli ekmek hem de”

Sonrasında, elimdeki ekmekten bir parça uzatıp “Buyur kardeşim bir lokma al”dedim. Mahcup bir edayla “Abey, biz kahvaltı edeceğiz, sana şifa olsun” dedi. Dedi ama bırakmadım “Yav bir lokma al, bereket olur…” Ben böyle deyince ekmekle sahanın bir köşesini sıyırdı temiz. Sonrasında da “Sağol Abey” demeyi ihmal etmedi.

Genç belediye işçisinin bu davranışı hoşuma gitti.

“Nerelisin” diye sordum.

”Diyarbakırlıyım” dedi

“Yani Anadolu” dedim.

“He Anadolu” dedi.

“Bak” dedim, “Eğer sen Egeli/İzmirli olsaydın bu kadar rahat davet edemezdim”

Ne demek istediğimi anlamıştı. Başını sallayarak

“He Abey başımla beraber” dedi.

Onu kahvaltıya bekleyenler vardı.

Bende muhabbet uzamaması için ne istediğini sordum. Bana, geçen dükkana gelip, elektrik sobası için kablo aldığını ve fakat sobanın bozuk olduğunu, dolayısıyla kabloyu iade etmek istediğini söyledi.

Ben de kabloyu iade aldım ve kasadan 20 lira alıp, ona aynı cümleyle karşılık verdim

“Al babam, başımla beraber”

Sevine sevine gitti!

 

Devamını Oku

“ANALAR ÇEKER YÜKÜ, KİMSENİN BİLESİ YOK”

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçenlerde babam, annem ve ben öğle namazını kılıyorduk.

Son sünneti bitirip selam verdim.

Tam bu sırada üç-beş kuş geldi ve çığlık çığlığa annemin penceresine kondu. Daha önce böyle bir kuş türü görmemiştim.

Bu küçük kuşlar, serçeye benziyorlardı ve serçeden biraz büyükçeydiler.

Tüyleri, siyah – yeşil çizgiliydi. Daha önce hiç görmediğimden midir nedir; pencerenin önünde oynaşmaları hoşuma gitti. –Rabbim affeyleye- Ellerim semaya açık, Allah’a mı dua ettim, yoksa kuşları mı düşündüm bilemem, duamı bitirince “ Yav anne” dedim “Bak ne güzel kuşların var, çizgili çizgili. Arada bir cam kenarına ekmek filan koysan ya dedim”

Annemden ses gelmedi. Seccadeyi katlayıp doğrulurken, arkama döndüm. Namazını henüz bitiriyordu.

Sağa selam verdi sola selam verdi ve bana dönerek “Sıç.yorlar” dedi. Tek kelime bu “Sıç.yorlar” (Meğer annem namazda beni dinlemiş ve cevap hazırlamış (!) Doğrusunu söylemek gerekirse, olumsuz bir cevap vereceğini tahmin edebilirdim fakat bu kelime beklediğim bir kelime değildi. Şaşırdım ve güldüm. Annemi bilen bilir, genel olarak “Karamsar” bir karakteri vardır. Yani bardağın her zaman boş tarafını görür.)

Ben ısrarla “Yav anne şu güzelliği de görmüyor musun yahu. Bak ne güzel cıvıl cıvıl” diyerek muhabbeti sürdürmek istedim. Annem taviz vermez bir şekilde “Oraları sen temizlemiyorsun tabi. Bütün gün sıç.p duruyorlar, ben napiim. Başka yerde yesinler” dedi.

Değişen bir şey olmayacağını görünce, muhabbeti uzatmak istemedim “Tamam anne tamam” dedim “Senin dediğin gibi olsun…”

Konu annem için kapanmıştı. Oysa ben içimden “Yahu anne, neden şu güzelliği görmüyorsun ki? Bak ne güzel, cıvıl cıvıl kuşlar, insana neşe katıyorlar, ne olur kenara biraz ekmek koysan filan …” diye düşünüyordum. Sonra başka konulara daldık ve mevzu kapandı gitti.

Aslında bugün buraya, Annemlerin televizyonu için gelmiştim. Çanak anten dönmüştü ve uydu yayını alamıyorlardı. Bende balkona çıkıp uyduya bakacaktım.

Annemlerin oturduğu kat 9. kattı. Yani oldukça yüksekte bir balkona sahiptiler… Çanak antende balkon duvarına tutturulmuştu ve kolay uzanılmıyordu. Oldukça tehlikeli bir durum vardı. Ben, çanak antenin ortasındaki “LNB”yi oynatacaktım ve sonra görüntü gelmezse, bir usta çağıracaktım.

Kolum ancak uzanıyordu “LNB”ye. Sağ bacağımı balkonun demir parmaklıklarının arasına soktum ve yine sağ elimle beyaz demire sıkı sıkı tutundum. Feci bir rüzgâr vardı ve aşağısı oldukça yüksek görünüyordu.

Sol elimi uzatarak LNB’yi biraz oynattım ve bıraktım. Daha fazla zorlamanın bir anlamı yoktu. “Görüntü gelmiş, gelmişti’ Gelmediyse bir usta çağıracaktım”

Bu fikrimle birlikte, bacağımı demir parmaklıkların arasından yavaşça çektim. Sıkı sıkıya tutunduğum demir parmaklıkları bıraktım. Tam bu sırada elimde kaygan bir nesne hissettim. Avucuma baktığımda simsiyah bir mayi ile göz göze geldik; annemin kuşlarının “meşhur boku” elime sıvanmıştı.

Bir anda kafam dank etti. Sen misin anasına laf söyleyen. Sanki Rabbim hemen cezalandırmıştı beni.

Biraz mahcup, biraz da“Yelkenleri suya inmiş bir vaziyette” elime sıvanmış siyah kuş pisliğini anneme gösterdim. Yüzünde haklı bir gülümsemeyle “Yürü” dedi. Ve peşinden söyle “Elinin bokuyla gelmiş bana fetva veriyo salak! Aldın mı alacağını” (Bir şey diyemedim tabi. ) “Aldım anne aldım!”

 

Devamını Oku

BAZEN BİR MARTIDIR “DERS VEREN” SANA!

BAZEN BİR MARTIDIR “DERS VEREN” SANA!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Jackson Brown, Hayata Dair Küçük El Kitabı’nda “Dikkat edin! Mucizeler her gün oluyor…”der. (Aslında tam olarak söylemek istediği ve adına “mucize” dediği şey; biz Müslümanların “kaza ve kader ekseninde” değerlendirdiği ve nihayetinde çok da şaşırmadığı tevafuklar, tesadüfler silsilesidir. Rabbimiz “Ol” demiştir ve olmuştur, bizim için)

Her ne kadar neyin ne olduğunu bilsem de, başıma gelen bir çok mucizevi tesadüflerde Jackson Brown’un bu sözü aklıma gelir “Dikkat edin! Mucizeler her gün oluyor!”

Hem ibret anlamında hem de küçük hikâyelerime bir yenisini eklemek maksadıyla, 2 gün önce başımdan geçen, küçük ama ağır bir hikâyemi paylaşmak istiyorum;

Bilenler bilir Anneciğimi yaklaşık üç ay önce Hakka yolculadık. Babam onun güzide bir emaneti olarak bize kaldı. Bize…Biz dört kardeşe. Nisan ayının başından beridir de benim yanımda.

Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim… Babam, Alzheimer hastası ve yaklaşık 1 dakikalık bir hafızası var! O, kendisini köyde zannediyor. Ve annesini hayatta! Bu sebeple üç-beş dakikada bir “Anaa?” diye sesleniyor. Bende her seferinde “Baba, annen yaylada. Dışarıda yarı bele kadar kar var. Yollar kapalı. Şu anda gece yarısı. Ben seni sabah onun yanına götüreceğim” diyorum. “Tamam” diyor! Hemen anlaşıyoruz. Ama bu anlaşma bir dakika sürüyor. Yine aynı cümleler, aynı nakaratlar! Sonu yok gibi. Ne kadar sabredersek sabredelim; psikolojimiz bozuluyor. Sağlam tutmaya çalışıyoruz kendimizi. “Elhamdülillah” kendimizi bırakmıyoruz. Lâkin “Anne” diye ağlamaya başlayınca, kalbimiz buruluyor, dayanamıyoruz. Bazen ister istemez ses tonumuz değişiyor. Bi “Tık” yukarı çıkıyoruz! O da hemen susuyor!

Ve yine bir dakika!

Ve yine hiç bir şey yokmuş gibi, ayakkabılarını, ceketini aramaya başlıyor. “Burası onun evi değil! Onun evi yaylada ve Annesi-babası da orada ona göre. Ve o, hemen gitmek zorunda. (Alzheimer hasta yakınları çok iyi bilir. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir! Zordur, çok zordur bazı şeyler. Yaşanılan, bir hasta bakıcılığından çok daha farklıdır. Çok fazla psikolojik teste tabi tutulursunuz. Çok fazla duygusal mevzular ortaya çıkar. Atsan atılmaz, satsan satılmaz cinsinden konulardır bunlar…Neyse, uzatmayayım)

İki üç gün önceydi. Biz yine -sıradışı ama- sıradan bir gece yarısı(!) yaşıyorduk babamla. Ve yine babacığım dakika başı “Ben gideceğim” diyordu. Anlatmaya çalışıyordum. Onlarca kez cevap veriyordum aynı sorulara. Ama nafileydi. Herhangi bir çözüm yoktu!

Artık soru sormaktan ve istediği cevabı alamamaktan sıkıldı. Ağlamaya başladı. İşte tam da bu hâlini hiç görmek istemiyordum! Benimde sinirlerim bozulmuş ve bu çaresizlikle bende ağlamaya başlamıştım. Elden bir şey gelmiyordu. Bir yere kadardı her şey!

Odadan çıkıp, mutfağa gittim. Biraz hava almak istiyordum. Mutfağın küçük penceresini açtım. Bir anda, akıl almaz soğuklukta bir hava girdi içeri. “Ajanslar, bir kaç gündür ‘Kar bile yağabilir’ haberleri yapıyordu.

Nisanın ortasıydı aslında ama; sıkıntılı, soğuk bir yağmur vardı çatılarda. Kiremitlere düşen damlalar buz taneleri gibiydi.

Bu soğukluğu yüzümde hissetmek istiyordum. Başımı dışarı doğru uzattım. Çatı katında oturduğumuz için, bu küçük mutfak penceresi, alt kat komşunun kiremitlerine bakıyordu. Soğuk hava gözlerimdeki yaşı dondurmuş, yüzüm buz kesmişti. Yine de biraz daha beklemek istiyordum. (Aslında bu “İçeride ağlayan babadan” bir dakikalığına bile olsa kaçmak, onun o hâlini görmemekti. Bu arada saçlarımın ön tarafı ıslanmış, soğuk hava birazda olsa, toparlanmama sebep olmuştu.) Sağa sola bakmaya başladım. Tam bu sırada kiremitlerin hemen bitiminde bir beyaz parıltı gördüm. Bu bir martıydı. Evet, bu martıyı hatırladım! Bi-kaç gündür eşiyle birlikte, ot parçası, dal demeti taşıyıp duruyorlardı. Öylece kımıldamadan oturduğuna göre, yumurta yapmıştı demek ki. (Yoksa göz göze geldiğimizde hemen uçup gidiyorlardı.)

Bana öylece bakmaya başladı. Asla kaçmıyor ve bakışlarını değiştirmiyordu. Bir noktaya odaklanmış gibiydi. Onu daha fazla ürkütmemek için, başımı içeri çektim ve pencereyi hafifçe kapattım! Artık, camın arkasından izliyordum onu. Gittiğime emin olunca, tekrar önüne bakmaya başladı. Belki bi-kaç dakika daha seyrettim. Hiç kımıldamadı.

Yuvasını çatının tam kenarına yapmıştı. Bu soğuk hava, bu sert sıkıntılı yağmur, onu asla etkilemiyor, kılını bile kıpırdatmadan öylece bekliyordu. (Çatı katında oturanlar daha iyi bilecektir ki; böyle havalarda bir tane bile martı kolay kolay göremezsiniz. Her biri bir yere sığınmıştır mutlaka…) O an aklıma babam geldi! Onu içeride öylece bırakmıştım. İçime tuhaf duygular doldu. Kendi kendime “Yuh bana! Şu martı hiç bir sorumluluğu yokken, böyle bir havada bir an olsun yumurtalarını bırakmıyor. Ben bundan on kat rahatım. Üstelik sıcak bir odam ve her türlü konforum var. Beş dakikalığına bile olsa, bıraktım çıktım babamı. Olmadı hiç! Yazıklar olsun bana”dedim. ve akabinde beklemeden yatak odasına gittim.

odadan içeri girdiğimde babacığım uykuya dalmıştı. Öylece seyrettim üç-beş saniye… Gençliğimde sarılıp öpemediğim o “buruşuk yanaklarını” öpmek geldi içimden. belki bir “özür”dü bu.

Görmeyen gözleri şaşkınlıkla aralandı;

“Anaa… Sen misin?” diye seslendi.

“Yok” dedim “Baba, Ben oğlun!”

“Naci misin?”

“Hayır Recai!”

“İyi, ört üstümü!”

“Tamam babacığım, tamam!” dedim.

Örtülü üstünü tekrar örttüm!

Yüzümde bir gülümseme hasıl oldu.

Ilık bir şeyler aktı yüreğime!

Evet!

Hâlâ yanımda olması güzeldi.

Allaha emanet olunuz

 

Devamını Oku

ZEKERİYA BEYAZ ÖLDÜ MÜ, ISSIZ ACUN KALDI MI…?

ZEKERİYA BEYAZ ÖLDÜ MÜ, ISSIZ ACUN KALDI MI…?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Sizi, yoklama defterinden tanımadım, benim haylaz çocuklarım…” diyordu Rıfat Ilgaz! Evet! Zekeriya Beyaz öldü. Bizde ölünün ardından hayr söylenir. Ancak -Kendi çapımda bir Müslüman olduğumu farz ederek söylemem gerekirse- geçmişe dönüp baktığımda, Zekeriya Beyaz hatırımda bir “İlahiyatçı” olarak değil de; daha çok, televizyonlarda tatsız tatsız yapılan din tartışmalarının baş aktörlerinden biri olarak kalmış. Ona dair hep sıkıntı, hep daraltı yerleşmiş zihnime.

Yirmi beş sene kadar öncesiydi.

Vesayet, milletin ümüğüne çökmüş, koca Türkiye Cumhuriyetine hükmediyor; ne parlamenter sistem, ne demokrasi ne de hak/hukuk/adalet dinliyordu. “Yetmiş milyonda olsanız, seksen milyonda olsanız, siz bizi dinleyeceksiniz” şımarıklığı içindeydiler. Televizyon programları, onların ekmeğine yağ sürücüler ile doldurulmuştu. Basın-medya organları, periyodik toplantılarda -mecburi- brifinglere katılıyor, onların dümen suyuna eklenecek yeni yeni yeraltı kaynakları üretiyordu.

Televizyonlar, dinden “kıl koparıcılar” ile dolmuştu. “Yüz doğru – bir yanlış” söyleyerek, saf Müslümanların aklına kurt düşürmekte mahir kişiler pohpohlanıyor, parlatılıyordu. Artık mevzular öyle hâle gelmişti ki; Allah’ın farzından çalmaya başlamışlardı.

Ve nihayetinde dükkanlarının kapısındaki “Cumaya gittik gelicez” tabelalarını söküp, yerine “Her türlü fetva bulunur” tabelalarını asmaya başladılar, bu kötü din tüccarları!

İşte Zekeriya Beyaz’da bunlardan biriydi fikrimce!

“Yüz doğru, bir yanlışla“ ekranlarda epeyce kalarak, büyük bir başarıya(!) imza attı. Din konuları, onun sempatik gibi görünen yüzü-mimikleri, hal ve hareketleri nedeniye, en katı ve kesin hükümlü farzların bile kıyısının köşesinin törpülenmesine sebep oldu. Onun “İlahiyatçı” etiketi, saf saf Müslümanların, sempatik-sempatik fetvalar öğrenmesini kolaylaştırdı. Ve nihayetinde kırk yıllık horoz bile “Kurban” sıfatı kazandı!

Şimdi geçti gitti bu dünyadan.

Öte dünya ona ne verecek, ne alacak, Allahu âlem.

Umarım hesabı kolay olur. Çünkü yazdıklarımda, yüksek haklılık payı varsa sıkıntı büyük onun için. Hiç bir şey bedava değil! Hele onun “son durulamaya kattığı yumuşatıcı” sebebiyle, okullarda, devlet dairelerinde, askeriyede vs.. kurum ve kuruluşlarda, inanç ve itikat sebebiyle mağdur olmuş kimseler olduysa felaket! Vallahi iki elleri yakalarında, hesap günü!

Rabbimiz; işlerimizi kolaylaştırsın, akibetimizi hayr ve mübarek eylesin.

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.