Işığı sönmüş şehir-2

Malatya’dan gelen mektubu aktarmaya kaldığı yerden devam ediyorum…
“-Biraz da Konteyner Kentlerden bahsetmek istiyorum. Peş peşe meydana gelen iki ölümcül şiddetli depremden canlarını kurtarabilenler maalesef ki evlerini barklarını kaybettiler ve devletin ve sair kuruluşların sağladığı imkanlarla kurulan bu yapay yerleşim merkezlerine mecburen sığınmışlar. Depremin etkilediği diğer şehirlerde olduğu gibi Malatya’nın da dört bir yanına dağılmış vaziyette olan çelik ve alüminyum saç levhalardan mürekkep mahalleler insana tuhaf, çelişkili duygular hissettiriyor. Geçen gün konteyner kentlerin birinde kalan amcamı ve diğer bazı akrabalarımı ziyaret ettim, sıcak ve güvenli bir mekanda bulunuyor olmalarından mutluluk duydum lakin artık kaybettikleri yıkılan evlerini düşününce sevincim hüzne dönüşüverdi. Öte yandan yeni evlerine ne zaman kavuşacaklarına dair hiç birinin en ufak bir fikri de umudu da ne yazık ki yoktu, hepsinde belirsizliğin sebep olduğu koyu bir karamsarlık gördüm. Geniş terasında oturup zirvesinden yaz-kış karın eksik olmadığı Beydağı’nı seyretmeye ve oradan esen temiz havayı solumaya alışmış amcam genelde haline şükretse de konteynerin içinde bazen nefessiz kalıp boğulduğunu hissettiğini bana
anlatırken komşuları da onu tasdik ediyordu. Zira onlarda benzer şeyler yaşayıp, benzer şeyler hissetmekteydi.


Sevgili dostum Malatya’da nereye gitsem hep aynı lafı duydum, o da ‘parası ve imkanı olanlar burayı terk edip gitti, kalanlar bizim gibi garibanlardır’ sözleriydi. Bu sitemkar sözlerde doğruluk payı kuşkusuz yüksek oranda var, gerçekten de epeyi sayıda Malatyalı tası tarağı topladığı gibi ülkenin dört bir köşesinde uygun bulduğu kentlere göçüp gitmiş .E Bundan dolayı da kimse onları suçlayamaz herhalde. Viraneye dönmüş kent merkezinde depremin öldürmeyip ağır yaralı bıraktıklarını temizlemekle meşgul ‘abus çehreli’ makinaların şerrinden kaçıp sığındığım yer Hürriyet Parkı oldu. Bir zamanların o şıkır şıkır Kışla Caddesi’nden geriye kalanları hüzünle seyrede seyrede vardığım yegane ilticagah bu parktı. Malatya Şehrinin türkülerine bile konu olmuş meşhur Kanal Boyu Caddesi’nin (ki hakikatten caddeyi tam ortasından büyük bir kanal böler) hemen üstündeki park çölde vaha gibi geldi bana. Oturduğum bankın üstünde ruhuma hakim olan dehşet duygusunu elimden geldiğince bertaraf edip kendimi teskin etmeye çalışırken bir yandan da deprem denen felaket üzerinde kendimce düşünüp durdum. Bize göre felaket ama Jeoloji Bilimine göre ise yaşananlar son derece doğal bir süreç imiş. Zira üzerinde yaşamımızı kurduğumuz yerkürenin altında adına fay denilen milyarlarca tonluk devasa kaya kütleleri var imiş ve bunlar yapıları gereği biriktirdikleri enerjinin etkisiyle daima hareket halindeymiş. Bu kütlelerin yüzeye saldıkları stres ve enerjiye ise deprem denilirmiş bu dünya var olduğu andan beri milyonlarca senedir böyle imiş, Jeoloji Biliminin bir diğer tespiti ise ülkemizin deprem kuşağında yer aldığıymış, yani bu bakımdan maalesef şanssızmışız. İçimden kurduğum ‘mişli, mışlı’ cümleler bittikten sonra öyleyse ne yapılmalıydı sorusunu kendi kendime sordum. Ne yapılmalıydı yahut neler yapılmamalıydı da bu doğal felaketten en az kayıp ve ziyanla kurtulmalıydı?
Örneğin hep hayranlıkla lakırdısını yapıp durduğumuz Japonya denen ülke beşik gibi boyuna sallanıp dururken niye orda kimsenin burnu kanamıyor da biz on binlerce canımızı kaybediyoruz ve şehirlerimiz neredeyse yok oluyor? Kendime sorduğum bu soruların cevabını naçizane yine kendim verdim sevgili kardeşim. Maalesef biz özelde Jeoloji biliminin genelde de bütüncül olarak bilimin, belki amiyane bir tabir olacak ama, gereğini değil geyiğini bolca yapıyoruz. Türkiye’nin bir deprem kuşağı memleketi olduğunu bas bas bağıran Jeolojinin haykırışlarına kulak verip şehirleşme, yapılaşma ve imar politikalarını bilimin gereklerine uygun şekilde, ödün vermez bir kararlılık, gevşemez disiplinle eskilerin deyimiyle kemal-i ciddiyetle oluşturup uygulamazsak bize daha çok yazık olacak, şehirlerimizin ışığı söndü gelecekte daha da sönecek.

Son söz olarak: Faylardan değil de bilimin sesine kulak tıkamaktan, şuursuzluktan, cehaletten ve ahlaksızlıktan korkmalıyız …”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar KEREM SARA - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Son Saat Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Son Saat Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Son Saat Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Son Saat Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.